01 Temmuz 2009 Çarşamba

Jackson'ın ardından...


İnsan netice itibariyle hacmi küçük sayılabilecek bir varlık...Ortalama 1.60-80 boylarında, 50-80 kg agırlığında, üç aşağı beş yukarı küçük bir cüsseye sahip...Ama bakıyorsunuz ki, üstün bir yetenekle bu küçük beden milyarlarca insanı peşinden sürükleyebiliyor. O insanlar sadece bu ufak bedeni izliyor, ona hayranlıkla bakıyor. Bunu M.Jackson’ın ölümünün ardından beyaz bir ceset torbasına konulup helikopterden bir ambulansa koyulduğunu gördüğüm an düşündüm. Ne garip bir durum...Acizlik mi? Hayır...Çoğu insan muktedir görülen insanın ne kadar aciz olduğuna yorar bu ölüm anını, ben daha çok insanın ne kadar sıradan sayılabiliecek bir bedenden, nasıl muhteşem işler çıkarabildiğini ve fiziki olmasa da fikri anlamda bir ölümsüzlüğe nasıl ulaştığına yoruyorum. Bu durumu sanatla uğraşanlarda hissetmemek, hayranlık duymamak mümkün değil?

Şimdi döneminin çok ötesinde işler yapmış, film tadında klipler yayınlamış, herkesin hayranlığını kazanmış, 7’den 77’ye herkes tarafından tanınmış bir kişinin son yolculuğu başlıyor. Bu son yolculuk ki, bir anda ben ve benim gibi bir çok insanı, fonda o malum şarkılarla çok eskilere götürdü. Bu son yolculuk aslında herkesin kendi içerisinde yolculuk halini aldı. Nostalji filan değil, ama su gibi akan bir zamandı zihinlerimizde kalan. Elimizde ise üç beş fotoğraf, bir kaç video kaydı. Belki çatı katında 70’lerden, 80’lerden kalma bir kaç kırık dökük eşya....ve yine akıllarda evinin bahçesinde moonwalk yapmaya çalışan ve bilmediği şarkının sözlerini uyduran ufacık çocuklar kaldı....
Gökhan KURTARAN

05 Haziran 2009 Cuma

Baskı, mağdur ve mazlum...

AB üzerine son günlerde yazdığım yazılardan birinde “Türkiye’deki baskı” unsurlarından bahsetmiş, geçende Ece Temelkuran’ın değindiği otobüs söförünün namus bekçiliğine deginmistim. Hani şu metrobüsü durdurup genç bir delikanlıyla, genç bir kıza sille tokat girişip, bütün İslam aleminin namusunu kurtaran şahsiyet. Sağda solda sokakta yürüyen ağır vakalardan biri.

Suat Bayram (isminin kullanılmasından rahatsız olur mu bilmiyorum ama ben yazdıklarımın altına özellikle adımı yazıyorsam, onun da rahatsız olmaması gerekir) yazdıklarımın “taraflı” olduğunu ima eden bir not yazmış. Şimdi sizlerle olduğu gibi paylaşıyorum;

"Herkes olaya kendi acısından bakıyor, dediklerin dogru ama aynı yazarlar Temelkuran ve Çoskun neden diger kesimlerin ugradıkları baskılardan bahsetmezler?
Türkiye’de her kesim birbirine baskı yapıyor, ortalaması cok iyi olmasına rağmen Türkiye’nin en iyi universitelerinden mezun olmalarına rağmen sırf namaz kıldıkları icin Aselsan’a giremeyenler, üniversitede Arapça dersi aldıgı icin Tübitak’a giremeyenler cok başarılı olmasına rağmen, bunlar da baskı degil mi?
Öğrencisnini namaz kıldığını fark ettigi zaman ögrencisini kovan hocalar vs... Türbanlı olduğu icin üniversiteye alınmayanlar, Alevilere yapılanlar ve senin dediklerin... Ama eğer baskıdan bahsedeceksen tümünden bahset, yalnızca bir kesime yapılan baskılardan degil..”

Şimdi Suat arkadaşım (lafın gelişi demiyorum, kendisi okul arkadaşım) bana bunları yazarak, aslında terazinin kefelerini eşitlemediğimi, "görmek istediğimi gördüğümü" söylüyor. Peki bu ne kadar doğru? Acaba toplum da kim kime yaşama hakkı vermiyor?

Tek tek değinmeye çalışacağım bahsedilen konulara. Evet, herkes kendince bakmaya çalışıyor olaylara ve ben de kendimce bu mütevazı sayfada düşüncelerimi yazıyorum. Zaten herkes kendince düşünüp anlatmalı, tersi ancak totaliter baskıcı rejimlerde mümkün. Onlar henüz düşünmek kısmını kontrol edemeseler de, ifade etme kısmında baskı hat safhada.

Türkiye’nin en iyi üniversitelerinden mezun olan kişinin namaz kıldığı için bir kuruma girip girememesi durumuna gelince, bu zaten mahkemelik bir hadisedir. Eğer siz bunu ispat ederseniz, ki "müddei iddasını ispat ile mükelleftir", o durumda İnsan Hakları’nı çiğnemiş olan yargının önüne çıkar. TBMM’nin bu tip konularla ilgilenen bir İnsan Hakları Komisyonu var ki, müracatı oldukça basit.

Bir de merak ettiğim konu şu? Bir insan bir insanın namaz kıldığını nereden bilebilir. İş yerinde saat 9.00-17.00 arası seccadenizi olduk olmadık yere serip, namaz kılmazsanız kimsenin bilmesi mümkün değil. Ama diyeceksiniz ki, namazı kaçırsın mı çalışan? İş ortamında bazı uluslararası değerler vardır. Nokia gibi uluslararası şirketlerde Müslüman, Hintli, Hristiyan, Budist, Ataist, Satanist, Deist, Metodist, Şaman gibi daha bir çok insane beraber çalışır. Artık Türkiye’de bu şekilde çalışılan uluslararası firmalar, kurumlar var. Bu inançlara mensup her kişinin mesai saatleri içerisinde haç çıkarmaya, namaz kılmaya, papaza günah çıkarmaya gittiğini düşünün. Uluslararası ekonominin çatırdaması, kurumların çalışamaz hale gelmesi an meselesi olurdu. Zaten bu tip durumların telafisi için “kaza” dediğimiz bir durum da mevcut. Dolayısıyla namazını evinde ya da camide kılan bir müslümanın namaz kıldığını bilmenin, kendi söylemedikçe imkanı yok. Ki benim de yakından tanıdığım yıllar sonra namaz kıldığını şans eseri öğrendiğim çok yakın arkadaşlarım var.

Türban mevsuzu ise bu sayfada tek bir başlık altında anlatılamayacak kadar derin bir mevzu. Evet üniversite, anlam itibariyle “evrensel” değerler taşıması gereken kurum, ve bu kurumların bağlı bulunduğu üst kurum malesef özellikle de 80 sonrası siyasi bir baskı enstrümanı haline gelmiştir. Bunun yanında üniversiteleri siyasal hareketlerinin "beslenme çantası" haline getiren akımlar da hala mevcut. Fakat bütün bunlara rağmen üniversteler de özgürlüğü sadece türbana indirgenmek yerine, YÖK dahil olmak üzere, bütün aktörlerin üniversiteden elini çekmesi, üniversitelerin öğrencilerini tıpkı yurtdışında olduğu gibi kendilerinin seçmesi gerekmekte. Türban da tıpkı diğer kılık ve kıyafet uygulamaları gibi, benzeri yabancı üniversitelerde olduğu gibi artık Türkiye'de de tartışma konusu haline gelmemelidir. Fakat aynı şekilde o üniversitelerden mezun olan türbanlar bir doktor “haram” diyerek hastasını tedaviden yoksun bırakamamalı, yine doktor hastasını içki koktuğu için kapı önünde ölüme terkedememeli. İnanılan değer her ne olursa olsun, bir mesleği icra edebilmek için öncelikli olarak o mesleğin ilkelerine inanmak gerekli. Bu nedenle bu tip konularda “bu bizim dünya görüşümüz savunması” geçerli olamaz. Olursa da o meslekte faaliyet göstermek mümkün olamaz.

Son olarak arkadaşım Tübitak’tan bahsetmiş…Bu konuda aylardır Darwin’in kapak yapılamadığını, bunun kafi derecede Türkiye adına büyük bir utanç kaynağı olduğunu hatırlatırım. Tübitak gibi bir kurum "inanmak ya da inanmamak" ayrımına nasıl mahkum edilebilir aklım almıyor? Yani öyle durum pek de sanıldığı gibi değil…biraz da bakmak, ama bakmakla yetinmeyip daha net görmek için çaba sarfetmek lazım.

Gökhan KURTARAN

Toplumsal Sıradışılık Beklentisi

Dünyanın en sıra dışı insanları kimlerdir? Ya da sıra dışılık aslen nedir? İnsan içerisinde gerçek bir ihtiyaç mıdır? Tüm zamanların en çok sorgulanan konularından birisi olması gereken “sıra dışılık” nedense sorgulanmamış hiç. Onu sorgulayanlarsa genellikle ünlü artistler, müzisyenler ola gelmiş.

Örneğin Jim Morison, eğer sıra dışı insanlar konusunda bir anket yapılsa hiç şüphem yok ki adını en yukarılara bugün bile yazdırır. 1943’te doğan Morison dilinden düşürmediği “toplumsal patlama” için şarkılarını söyledi. Light My Fire’in bir reklâm müziği olarak kullanıldığını görmek ise, para çarkı içerinde kendi küçük dünyalarını kurmuş insanların onu anlayamayacaklarını bir kez daha Morrison’a gösterdi. Kafası çalışmayan birisi değildi, hatta (bu tür ölçümlere inanmasam da) IQ ölçümleri dâhilerin düzeyindeydi. Kısacası Morison herkesten değildi.

O da yıllarca sıra dışılıklar içerisinde yaşadı, tıpkı benzerleri Hendrix ve Joplin gibi. Her ne kadar hayal dünyasında yaşayan çiçek çocukları çizgisinde gibi gözükseler de bu isimlerin tümü kendilerinden çok beraberinde yaşadıkları toplumun bir şeyleri fark etmesini istediler. Fakat ün ve şöhret onların aslına giderek ne söylediklerinden çok ne kadar sıra dışı olmaları gerektiğini işaret ediyordu. İnsanlar artık onların müziklerinin müzikalitesi ya sözlerinin bütünlüğü ve derinliğinden ziyade, sahnede cinsel organını açıkça gösteren Jim Morison’un ne kadar çılgın olduğunu, yarı çıplak şarkı söylerken ne kadar da seksi gözüktüğünü konuşuyordu. İnsanlar hala fiziksel olanın peşinden koşmaya devam ediyordu.

Bu aslında bahsini ettiğim rock yıldızlarının renkli yaşantılarının uğursuz bir şekilde son bulmasına sebep olarak benim bulduğun bir konu değil. Açıktan açığa yaşanan ve görülen bir sıra dışılık beklentisi. Hem de bu öylesine bir beklenti ki, zamanla sıradan olan her şeyin bir kenara itilmesi ve özellikle göz önünde olan insanlardan sürekli olarak imkânsızın beklenmesi gibi bir durum. Üstelik bu sıra dışılık zamanla her türlü eksikliği, boşluğu da kapatabilir bir hal alır. Tıpkı hayatının son günlerinde sahneye alkollü ve uyuşturucu kullanmış bir şekilde çıkan Elvis Presley’in sahne şovunda şarkı sözlerini unutarak saçmalaması, bir rock idolünü hiç andırmayan o aşırı kilolu vücuduyla sahnede sırt üstü yatarak anlamsız söyler söylemesine rağmen, gözü dönmüş izleyicilerin onu ölesiye alkışlaması gibi. Çünkü artık sıra dışılığın sersemliğe dönüşüp dönüşmesinin herhangi bir mahsuru yoktur.

Üstelik fikrimce sıra dışılık beklentisi aynı zamanda kişinin isteyip de yapamadıklarını bir başkası üzerinden tatmin etmesidir. Kısacası sahneye çıkma olasılığı olmayan, o karga sesiyle ünlü Amerikan plakçıları ile anlaşma yapıp, kontrat imzalama olasılığı olmayan, yine hiçbir zaman konser verme şansı olmayan, hiçbir zaman sınırlı çevresi haricinde milyonlarca insan tarafından sevilip beğenilme şansına sahip olamayacak, kendi hayat normlarını riske etmek istemeyen, küçük, sınırlı ama güvenli bir hayatın ipini elinden bırakmak istemeyen insanların tümü için uyuşturucu kullanmış ve sahnede ölesiye bağırıp çağıran, kendini yerden yere atan, küfreden ve soyunan Jim Morison heyecan vericidir. Bu bir nevi medyacıların sıkça kullandıkları terimin yaşamda ki açık örneğidir aslında; “katarsis”.

2005 yılının Ağustos ayında haftalık bir dergide Aysel Gürel’le, “Türkiye’nin en sıra dışı kadınıyla” yapılmış bir röportaja yer verilmiş. Her zaman ki gibi konu bir şekilde tiraj kaygısıdan olacak cinselliğe, Gürel’in seks hayatına getirilmiş. Yazı boyunca yıllarca Türk Pop Müziği’ne yüzlerce parça kazandırmış Gürel’e nedense bütün yazı boyunca, sanat üzerine tek bir soru bile sorulmuyor. Konu her nasılsa sıra dışılıktan açılıyor ve soru insanların akıllarında ki Aysel Gürel figürü hakkında geliyor. Ve işte Gürel, tam da benim yurtdışından yabancı starlar üzerinden verdiğim örnekleri doğrular bir cevap veriyor; “…aslında iki Aysel var. Biri o herkesle konuşmak istediğim Aysel, işte o şovum, oyunum. İkinci Aysel ise bambaşka. O Aysel’e de zaten kimse itibar etmez. İnsanların istediği birinci Aysel çünkü…

Başka bir Aysel... Onlar gibi olmayan, 76’sın da gelinlikle yarı çıplak fotoğraf çektirebilme cesaretine sahip, başarısını yüzlerce dillere dolanmış, şarkı sözü yazarak ispatlayan, Türkiye gibi “ahlakçı” bir toplumda açıkça seksten ve cinsellikten söz eden, uçuk kaçık, kendini yarı deli olarak gören, Türk halkının TV ekranlarında izlediği belki de en çılgın insan. İşte onu giderek sıra dışı yapanda aslında tıpkı ekranlarda gördüğümüz birçok ünlü gibi, toplumun o ünlülere karşı var olan sıra dışılık beklentisi.

Bu durumun örnekleri dünya televizyonlarında çoktur. Örneğin birçok Türk izleyicisi aslında Televole ve benzeri programlarda ki hafif ve bayağı içerikten hoşlanmadığını söyler. Fakat bir sonra ki günün izlenme oranları nedense Türk insanının aslında fikri ile zikrinin aynı olmadığını açıkça gösterir. Bu kınanan programlar daima birincidir ya da ilk sıralardadır.
Aynı konu bugünlerde pek bir revaçta olan kadın programı adında ki “hakaret programları” içinde geçerlidir. Bu programları izleyenler, lise ya da üniversite öğrencisi olan çocuklarına es kaza yakalandıklarında bile, “geçerken baktım”, “TV’de başka bir şey yoktu” gibi bahanelerle kınadıkları bu programları aslında zevkten dört köşe olmuş bir şekilde izlerler. Üstelik bir türlü, kendileri adına sıra dışılığın bin bir türlüsünü ekranlarda sergileyenlere olan ilgilerini kabullenmek istemezler. Kısacası buna “toplumsal riyakârlık” da diyebiliriz.

Bir dönemler Ayşe Özgün’ün Türk televizyonlarına kendisinden etkilenerek benzer bir programı kazandırdığı, Jerry Springer iyi bir örnek olabilir. Yıllar önce Yeni Zelanda’da izlemiştim ilk defa bu programı. Sonraları kendimi her gece bu programı izler bir şekilde ekran karşısında bulmuştum. Programın içeriği oldukça farklıydı; Dünyanın dört bir yanında yayınlanan bu programda da, sahneye travestiler, sonradan gay olduğu anlaşılan kocalar, lezbiyen ilişki yaşan akrabalar ve daha “sıra dışılığın toplumdaki en bariz örnekleri olmuş olanlar” gelir, ve ekranda birbirlerine büyük sözlü ve hatta fiziksel saldırılar bulunurdu ve Muhteşem Jerry seyircileri tarafından peygambermişçesine ilgi görürdü. Tüm program boyunca birbirinden “sıra dışı” olaylar olur ve Springer kendisine bağladığı milyonlara veda ederken, benim gibi milyonlar günlük sıra dışılık açlıklarını geçiştirmiş bir şekilde rahat bir nefes alırdı. Ta ki bir sonra ki güne kadar…

Kısacası Türk toplumunda da, yabancı ülkelerde ki tüm toplumlarda da bitip tükenmek bilmeyen bir sıra dışılık beklentisi var. Üstelik bu beklenti, teknolojinin gelişmesi, iletişim çok kollu bir halle gelmesi ve giderek “tüketimin hızlanması” ile artmakta. Kısa zaman içerisinde menü seçimler yapan toplumlar artık hayattan olan sıra dışılık beklentisinin de çıtasını yükseltmektedir. İnsanlar belki farkında olarak, belki de olmayarak aslında nefret ve sevgi idollerini yaratıp, günlük ibadetlerini de televizyon karşısında düzenli olarak yapmaktadır. Kendisini her gün onlar için yeniden çarmıha geren ünlüler onların bütün bu beklentilerini karşılamak için çalışmaktadır aslında. En nihayetinde tüketim dünyasında çark dönmektedir ve tüm bu beklentiler fazlasıyla kar elde ederek karşılanmalı ve şov hep devam etmelidir.

Gökhan KURTARAN

(2005 arşivinden)

Kaynaklar

Haftalik Dergisi, Kapak Konusu, sayı 122, 9-15 Ağustos 2005

Aydoğdu, Mehtap,Algının Kapılarında Doors-Ansızın Bir İnfilak,Stüdyo İmge,Doğan Ofset, Şubat 1993

Morrison, Jim, Amerikan Gecesi, Çeviren:Ogan Güner, Korsan Yayınları, Kardeşlar Matbaası, Istanbul, Mayıs 1995



04 Haziran 2009 Perşembe

AB kendine namus bekçisi ister mi?


Nerden çıktı şu son zamanlardaki AB yazıları dediğinizi duyar gibiyim. Ne de olsa gündemin iç siyasete kapalı kaldığı bu günlerde, AB’den bahsetmenin pek etkisi yok gibi. Mayın üzerine yazsam daha etkili olur belki. Ama o konuda zaten benim az çok düşündüklerimi Bekir Çoskun 3 Haziran 2009 tarihli 17 milyon ruhsal problemi olan, sokaklarda dolaşan patalamaya hazır canlı mayınları yazarak anlattı. Türkiye’de her dört kişiden biri ruhsal sorunlarla, depresyonla, strese bağlı uyku bozukluklarıyla mücadele ediyor. Toplumun sol kolu kangren olmuş fakat farkında değiliz.

Gelelim AB konusuna, konumuz malum, her iki lafın arası AB’ye girmenin bünyeye faydalarından bahsedilen, ya da AB’nin ne kadar hristiyan kulubü olduğundan bahseden yığınla yazı, makale ve TV oturumları var. Bunun üzerine konuşmayı seviyoruz. Yıllardır kapıda bekletildiğimiz için sinirleniyor, Sarkozy’nin, Merkel’ib açıklamalarından dolayı küplere biniyoruz. Kendi ulusal çıkarları doğrultusunda açıklamalar yapan insanların neden Türkiye’ye bu şekilde baktıklarını da sorgulamanın önemli olduğunu düşünmeden üstelik.

Geçen gün Ece Temelkuran son derece can alıcı bir mektup yayınladı. Halkevleri Genel Sekreteri Oya Ersoy, bir metrobüse biniyor. Yanyana oturan bir genç kızla bir erkeğin birbirlerine başlarını yaslamış olduklarını görüyor. Bir sonraki sahnede ise “namus bekçisi” söfor işini gücünü bırakmış, aracı durdurmuş, genci tokatlıyor. Resmen, alanen, içi dolu bir otobüsün içerisinde gencecik insalara fiziksek şiddet uyguluyor. Kendince işin yapmak sadece aracı kullanmak değil, aklı sıra kendi namus anlayışını başkalarına da dayatmak. Kaba, yobaz, insanlıktan nasibi almamış bu et ve sinir yumağı aslında Türkiye’de yaşamın ne kadar zorlaştığının da canlı bir ifadesi. Çünkü bu olayın sonunda gerekli mecilere şikayetler ediliyor. Otobüsteki yolcular bu durumu içine sindiremiyor. Çünkü orda tokatlanan kişinin kendi çocukları olma olasılığının da farkındalar, çünkü zavallı sevgi dolu gencecik o iki insanın, bir otobüsün içerisinde tokatlanmanın, ruhlarında açacağı travmanın asla doldurulamayacağını görüyorlar. Ama ilgili makamlar bu konuda kör ve sağır.

Ali Sirmen de Cumhuriyet Gazetesi’nde ki 4 Haziran 2009 tarihindeki yazısında bu konuya değinmiş. Benim gözümden kaçan Prof. Yılmaz Esmer’in “Radikaliz ve Aşırıcılık” araştırmasına yer vermiş. Bu araştırmanın sonuçları çok hem de çok korkutucu; Türklerin çoğunluğu içki içen, Hristiyan ya da Musevi olan, kızları şortla gezen insanları komşu olarak istemediklerini ortaya koyuyor. Aynı zamanda Türkiye’de zina yapan kadının taşlanarak öldürülmesi gerektiğini düşünenlerin oranı da %22. Her üç kişiden birisi kız çocuğunun mirastan erkeğin yarısı kadar pay almasını, yine iki kadının şahitliğinin bir erkeğinkine eşit olmasının gerektiğini düşünüyor. Araştırmanın diğer sonuçlarını vermeye yüreğim dayanmıyor.

Türkiye’mizin, canımız kadar sevdiğimiz bu memleketin durumu bu. Hiç kendimizi kandırmayalım. Daha önce “AB’ye girileceğine inanmak ya da inamamak”adlı yazımda da aslında anlatmaya çalıştığım budur. Yani iyi ve doğru olanın zaten alınması, uygulanması, toplum için planlamanın, uzak görüşlü olmanın önemi. Yani mesele üye olup olmamak değil. Şimdi Japanyo’de teknolojinin son ürünü depreme dayanıklı sistemler, yapı malzemeleri var. Biz bu gelişmişliği Uzakdoğu’ya ait değiliz, almayalım uygulamayalım diyormuyuz? Aksine en önemli mühendislik çalışmalarımızı onların ellerine bırakıyoruz, onlar da öğrendiklerimizi tatbik etmek istiyoruz. Durum AB için de aynı.

Gelelim yukarıdaki iç karartıcı verilere ve olaylara. Tahammülsüzlük sarmalı içerisinde dönen toplumumuz ile ilgili haberlerin sadece bu sınırlarda kaldığını düşünmek imkansız. Bu haberler dış basın tarafından da takip ediliyor, özel medya ajanslarında gerekli mercilere ulaşıyor. Kısacası katılmak istenilen AB durumun farkında. Neyle karşı karşı olduklarını bildiklerinden çok da haksız sayılmazlar. Üstelik bu haklılığı kendi iç politikalarında malzeme olarak da kullanıyorlar. Ama onların ne yaptığını bir an için düşünmeyelim. Şöyle bir dönüp öz eleştiri yapmak zamanıdır; biz kendimize ne yapıyoruz?

Gökhan KURTARAN

02 Haziran 2009 Salı

Türk Basınının 6-7 Eylül Olayları Öncesi ve Sonrasındaki Tutumu


6 -7 Eylül olayları Türkiye tarihi ve azınlıklar açısından önem taşımasının yanında Türk Basın tarihinin önemli sınavlarından birisi olması özelliği ile göze çarpar. Basın-hükümet- toplum ilişkisini incelemek ve basının toplum üzerinde ki yönlendirici ve hatta kışkırtıcı olabilme özelliğini anlamak ve incelemek açısından 6 -7 Eylül 1955 tarihinden birkaç hafta öncesi ve sonrasını dikkatle incelemek gerekmektedir.
6 -7 Eylül olaylarının ortaya çıkışının bağlandığı Atatürk’ün evinin bombalanması söylentisi aslında dönemin önde gelen gazetelerinde yer almamış, ilk haber İstanbul Ekspres adlı bir bulvar gazetesinde yayınlanmıştır. Bu gazete normalde yaptığı baskı sayısından oldukça fazla bir sayıda basılmıştır. Gazetede haber olağandışı bir şekilde verilmiş, gazetede ki haberlerin dili adeta toplulukları daha da kışkırtmayı hedeflemiştir.

Gazetenin yazarlarından Kamil Önal, gazetenin gün içinde yaptığı ikinci baskıda açıkça gayri Müslim halkı hedef göstererek “Bu bardağı taşıran son damla oldu” ifadesini kullanmıştır. Demokrat Parti’ye yakınlığı ile bilinen gazetenin editörü Mithat Perin olaylardan sonra yakalanmış fakat ilginçtir ki yakalandıktan iki saat sonra dönemin başbakanı Adnan Menderes tarafından serbest bırakılması sağlanmıştır.[1]
2005 yılında konuyla ilgili en kapsamlı araştırmalardan olan Dilek Güven’in 6- 7 Eylül Olayları adlı kitabında da bahsettiği üzere, İstanbul Ekspres’in o zaman ki editörü Gülşen Sipahioğlu kendisi ile yapılan bir röportajda, saldırıların MAH (Milli Emniyet Hizmetleri) tarafından organize olduğunu belirtmiştir.

Dönemin önde gelen gazeteleri olan Hürriyet, Milliyet, Cumhuriyet, Akşam ve bir bulvar gazetesi olmasına rağmen özellikle İstanbul’da ki ayaklanmalara neden olan Yeni İstanbul gazeteleri incelendiğinde özellikle 6 -7 Eylül 1955 tarihine yakın tarihlerdeki sayılarında, azınlıklara, bilhassa da Yunan ve Rumlara karşı ciddi bir cepheleşmenin oluşturulduğu görülür.

Örneğin 1955 Eylül ayının gazetelerinin neredeyse tümünde ve özelikle Milliyet ve Cumhuriyet gazetelerinde görülen ortak bir haber aslında zaten Kıbrıs konuları üzerine gerginleşmiş Türk- Yunan ilişkilerine Türk basınının yaklaşımını gösterir;

Londra’da Kıbrıs’a muhtariyetlik verilmesi için gösteri yapan bir Yunan bayanın resminin altında “Kesimde görülen zincirli dilber tarihi filmlerde rol alan bir figüran ya da esir pazarında satılığa çıkarılan bir köle değil. Londra sokaklarında dolaşarak güya Kıbrıs’ı canlandırmaya çalışan bir biçaredir[2]

“Şu Maskaralığa Bakın” bakın başlığı ile aynı haber Cumhuriyet gazetesinde de şöyle aktarılmıştır;
Yunanlı iyi piyes oynar, sahne hemen muvaffak olduğu tek yerdir. Yukarıdaki resme baktıktan sonra, şimdi bu sahada işi maskaralığa döktüklerini söylememek imkânsız. Bu kadın elindeki zincirleri ile Kıbrıs’ta Hürriyetsiz (!) yaşayan Rumları temsil ediyormuş”

Haberlerin her ikisinde de “Yunan” kelimesi, oyun oynayan, rol yapan, güvenilmeyen ve maskaralık yapan olarak ifade edilmektedir. Haber tamamen yanlı bir şekilde tam da gergilik döneminde 6- 7 Eylül tarihlerinden tam bir hafta önce yapılmıştır.

Eylül başında Türkiye, Kıbrıs konusunda ilk kez bir taraf olarak görülmüş ve Yunanistan’la beraber üçlü bir görüşme için İngiltere’nin başkenti Londra’ya çağırılmıştır. Görüşmelerin gerginliği Türkiye’ye de yansımış, Türk Yunan ilişkileri Kıbrıs temelinde oldukça gerginleşmiştir. Tüm bunlar yaşanırken İstanbul’da ki Rumlar ise taraf olmak zorunda kalmış ya da taraf olmak zorunda bırakılmıştır. Hürriyet Gazetesinin 2 Eylül 1955 tarihli sayısında manşetten okuyucularına şu haberi vermiştir;

“Stefonopulos’un sözlerini neşreden İstanbul Rum Gazeteleri kapışıldı… Yunan görüşünü belirten bu gazetelerde Türk tezine dair en ufak bir tefsire bile rastlanmıyor… Şehrimizde çıkan Rumca çıkan gazeteler dün akşam Rumlar tarafından kapışılmıştır. Londra konferansında Kıbrıs hakkındaki Yunan görüşünü izah eden Hariciye vekili Stefanopulos’un konuşmasını yayınlayan dünkü Rumca gazeteler, satışın artacağını tahmin ederek mutattan fazla sayı basmışlardır. Fakat buna rağmen akşam saat 5’ten sonra Beyoğlu ve Köprü iskelelerinde ki Rumca gazete satıcılarında tek nüsha kalmamıştır… Şehrimizin Rumlarının bu büyük alakasını tabi görüyoruz. Stefanopulos’un Yunan görüşünü nasıl izah ve müdafaa ettiğini öğrenmek elbette tadına doyulmaz bir zevktir.”

Hürriyet Gazetesi’nin 6 -7 Eylül olaylarından sadece dört beş önce verdiği haberde de toplumsal ayrışmanın izleri görülmekte ve “öteki” açıkça işaret edilmektedir. Adeta Kıbrıs Türktür Cemiyeti içerisinde büyüyen milliyetçi ses Türk Basını tarafında da sempati ile karşılamaktadır. Hatta olayların akabinde herhangi bir kınamaya rastlanmamaktadır.

Gazetelerde 6- 7 Eylül tarihine kadar Yunanlara karşı olan tavır haber diline açıkça yansımıştır. Örneğin Londra’da Türklerin gösteride açtıkları “Yunanlar açtır” pankartı manşetten haber olarak verilmiştir.
Beş binden fazla Türk bugün İngiltere’nin başkentinde miting yaptı, miting çok muhteşem oldu... Mitinge katılan Türklerin ellerinde şu kelimeler yazılı levhalarda bulunuyordu; “Yunan Halkı açtır”,”Kıbrıs Yunanistan’ın olamaz”...”Enosis harb demektir”.[3]

5 Eylül 1955 tarihinde Hürriyet gazetesinde öylesine ilginç bir haber çıkmıştır ki aslında birazdan, bir gün sonra başlayacak olayların gerginliğini gösterir niteliktedir. Haberde açıkça kendi kanları ile Kıbrıs haritası çizen Türklerin kanlı haritası verilmiş ve detayları da haberde anlatılmıştır. Yapılan hareket gazete tarafından adeta kutsal görülmüştür ve gazetede habere oldukça önemli bir yer vermiştir.
Yukarıda resmini gördüğünüz Kıbrıs haritası... Adlı gençlerin kanlarıyla çizilmiş ve matbaamıza getirilmiştir. Gençler haritanın baş tarafına “öleceğim, kanımı vereceğim, bir kıyım toprak vermeyeceğim... Cümlesi yazıldıktan sonra ayyıldızın içince Kıbrıs haritası çizmişler, ayın içerisine de “Kıbrıs Türkündür” yazmışlardır. En aşağıda “ay yıldızın etrafında adı geçenlerin kanları ile yapılmıştır” yazmaktadır[4]

Haberde gazete matbaalarına getirilen ve kanla çizilmiş bu haritayı gazetenin baş sayfasından verilmesi, “daha fazla kan dökülebilir” düşüncesini yaratmakta, büyük ihtimalle de gazetenin gayrimüslim okuyucuları arasında gelecekleri üzerine bir korku salmaktadır.

5-7 Eylül tarihinde de verilen haberlerde “tecavüz”, “hücum” gibi provoke etme özelliğine sahip kelimelere sıkça yer verilmiştir.

Kıbrıslı Türkler Londra’da Miting yapıyorlar... Mac Millan ile görüşme yapan Fatin Rüştü Zorlu verdiği demeçte Makarios’a şiddetle hücum etti[5]

Selanik’te Atatürk’ün evine yapılan tecavüzler karşısında dün İstanbul ve İzmir’de cereyan eden hadiseler üzerine Örfi İdare ilan edildi.[6]

Atatürk’ün doğduğu eve yapılan iğrenç tecavüzden sonra…”
Selanik’te Atatürk’ün doğduğu eve yapılan çok iğrenç tecavüz.”[7]

6 Eylül tarihine gelindiğinde aslında gazetelerin birçoğunun olayların ciddiyetinde olmadığı ve hatta kışkırtıcı provoke edici yayınlarına devam ettikleri görülür. Örneğin 6 Eylül 1955 gazetesinde halen patrikhaneye asılan “Kıbrıs Türktür” levhasının haberi yapılıyor, ortaya çıkan olaylarda haberde bahsedilen özel de “Istavro”, genelde gayrimüslim halk hedef olarak gösteriliyor, saldırılar için gerekli ve geçerli nedenler sıralanıyordu (bayrağa, büyüklere dil uzatan Istavro).

Patrikhaneye Kıbrıs Türktür levhası asıldı”
Şehirde nahoş bazı hadiseler oldu, bayrağa, büyüklere dil uzatan Istavro adında birisi az daha linç edilecekti.”[8]

7 Eylül tarihinde Milliyet Gazetesi’nde Turhan Aytul açıkça olanları “Atatürk bağlılığının bir tezahürü” olarak yansıttığı yazısını kaleme almıştır. Yazıda şiddet olaylarının, yağmalamaların ve kadınlara tecavüzlerin gerçekleştiği bu iki gün içerisinde gayrimüslim halkın yaşadıklarına dair herhangi bir yorumda bulunulmamıştır.

İstanbul dün bütün semtleriyle “Atatürk bağlılığını” dalga dalga haykırmıştır. Öyle ki büyün Türkiye’nin heyecanı bir kalp halinde bu asil ve vakur nidada toplanıyordu”[9]

Aslında halen daha gazete tarafından vuku bula acı olayların hepsi “Türkiye’nin heyecanlı bir kalp” halinde ki takdir edilecek bir dizi gelişme olarak aktarmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşlarının yine T.C vatandaşları tarafından saldırıya uğramasında Türk Basını “milli duygular” arkasına sığınarak taraf olmayı tercih etmiş ve gayri Müslim halkı can ve malları ile beraber bu zor dönemlerinde hedef gösteren yazılara baş sayfadan yer vermiştir.

Turhan Aytul Milliyet gazetesinden baş sayfadan yayınlanan yazısında tıpkı Yeni İstanbul gazetesinde yazan Kamil Önal gibi gayrimüslim ve bilhassa Rum vatandaşları işaret ederek yazısında “bu bardağı taşıran son damladır” ifadesini kullanmıştır. Yazısının içeriğinde bunlar artık çok oldu manasını taşıyan, olanlarla adeta guru duyan bir hava vardır

Gençlik Büyük Önder Atatürk’ün Selanik’te doğduğu eve bomba atıldığı haberini dün akşamüstü büyük bir nefretle öğrenmiştir. Şehrim her semtinde toplanan halk kitleleri arasında “ Bu bardağı taşıran son damladır” nidaları yükseliyordu.”[10]

6–7 Eylül tarihlerinde meydana gelen olayların vahameti ve büyüklüğü anlaşıldıkça bazı Türk gazetelerinde açıkça bir aklama ve aslında Türklerin mekânlarına da zarar verildi şeklinde yorumlanabilecek haberler verildi.

dün geceki hadiseler meyanında Türk dükkânlarına ve evlerine de müessif tecavüzler vuku bulmuş ve camlar çerçeveler kırıldığı gibi mal ve eşya da tahrib edilmiştir."[11]

8 Eylül tarihine gelince artık olayların sorumlularının bulunması gerekliliği ortaya çıkmıştır. Çok ciddi araştırmalar yapılmadan, Hürriyet Gazetesi’nin haberine göre, sadece bir gün içerisinde 2057 kişi yakalanmış ve tutuklanmıştır. Enteresan bir şekilde tutuklamalar esnasında komünist olan ya da olduğu düşünülen sol görüşlü kişiler şüpheli olarak görülmüş ve sorumlu olanların komünist olduğunu belirten haberler gazetelerde yer almaya başlamıştır.

2057 yağma ve tahripçi yakalandı”. [12]

Nümayiş gecesi tahrikât yapan otuzdan fazla komünist yakalandı.”[13]

“...Tahrikçi komünistler… Son hadiselerle ilgili olarak 3 general el çektirildi. Geç vakte kadar tevkif olunan tahrikçi komünistler 87’i buldu.”[14]

“...Ya kızıl emellerin uşağı, ya da ne yaptığını bilmeyen bir gafil... Her şeyden önce milli servetten olan mağazaya hücum ettikten sonra pabucunun tekini bırakıp kaçmış”[15]

“...Siyasi polis, kızıl şebekenin unsurlarını meydana çıkarmak için, 2 Rum vatandaşın evinde 30 bin değerinde yağma eşyası bulundu, yasağa riayet etmeyen 13 kişi nezaret altında”[16]

Yine 8 Eylül’de ki Cumhuriyet Gazetesi’nde toplumu sükûnete çağıran bir yazı yayımlanmıştır. Aslında gazetenin toplumu sükûnete ve barışa çağıran tavrı başlangıçta diğer gazetelerin tavırlarında farklı görülse de, yazı yine Yunan toplumunu hedef olarak göstermektedir.

Bu Taşkınlıklar bizi zayıflatır… Yunanistan’da ki Megalo İdeacıların durup dururken gerek memleketimizin, gerek Yunanistan’ın, gerek bizzat Kıbrıs halkının ve Ortadoğu müdafaasının başına açtıkları belanın seyyiesini maalesef hep birlikte çekiyoruz[17]

10 Eylül tarihinden itibaren artık verilen maddi zararın nasıl telafi edilebileceği düşünülmeye başlanmıştı. Gazeteler de “devlet yaraları sarıyor” şeklinde haberler yaparak aslında her şeyin düzeliyor olduğunu, normal seyrine gidiyor olduğunu anlatan haberler yaptılar.

Polis bir Rum vatandaşa ele geçirilen 60 bin lira kıymetindeki mücevheratını iade ederken[18]
Çalışmaya Başladılar… Hükümetimizin maddi ve manevi münabereti dükkânları hasar gören vatandaşlara tekrar gereken gücü vermiştir. İşte bir berber, hemen düzenlediği dükkânında müşterisini tıraş etmeye başlamış bile.”[19]

Özellikle 1 Eylül–14 Eylül tarihleri arasında, Türk basınında dönemin önemli gazeteleri olan Hürriyet, Milliyet, Cumhuriyet, Aksam gazeteleri ve 6–7 Eylül olayların başlamasında önemli rol oynayan İstanbul Ekspres ve yerel bir gazete olan Yeni İstanbul gazeteleri incelendiğinde aslında Türk basınının olayların tezahürüne kadar, provoke edici bir tavır sergilediği söylenebilir.
Dönemim şartları ele alındığında özellikle Kıbrıs konusunda ki toplumda ki duyarlılığın zaten Kıbrıs Türktür Cemiyetleri merkez ve şubeleri tarafından sıkça kullanıldığı bir dönemde bazı gazeteler bu cemiyetin yayın organı gibi davranmış, her türlü etkinliklerini yakından takibe almış ve cemiyete olan sempatisi haberlerinde yansıtmaktan çekinmemiştir.
Dönemin gazetelerinin bir çoğu Türkiye Cumhuriyet’inin paydaşı olan ve herkesle eşit haklara sahip gayrimüslim vatandaşlarının farklılıklarını vurgulayarak, onları adeta işbirlikçi olarak bir göstermeye çalışmıştır. Selanik’te Atatürk’ün evi ile Konsolosluk arasına bomba atılması ile uzaktan yakından alakası olamayan İstanbullu Rumlar ve diğer gayri Müslimler aslında açıkça Türk Burjuvazisinin yaratılmasında yıldırılmak ve göçe zorlanmak istenmiştir. Güçlerin el değiştirmesi, Varlık Vergisinden kalan mal ve mülklerin hızlıca ve değerinin altında el alıp satılması tüm bu saldırılar sonucunda çok kolay bir hal almıştı. Kısa zamanda da zaten İstanbul gayrimüslim halkının büyük bir bölümünü kaybetmişti.

Kısacası Türk basını vermesi gereken bir sınavı tam olarak verememiş, Türkiye Cumhuriyeti içerisinde ki çoğunluk durumunda olan etnik anlamda Türklere taraf olmuş, aynı oranda vatandaşı olan diğer unsurları göz ardı etmiştir. Diğer unsurların sesi olmaktansa, aşırı milliyetçi ve provoke edici bir tavır sergilemiştir.
Gökhan KURTARAN

Kaynaklar:

[1] Güven, Dilek,6- 7 Eylül olayları, Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul Ekspres Gazetesi ve Milli Emniyet Hizmetleri

[2] 1 Eylül 1955, Milliyet Gazetesi

[3] 5 Eylül 1955, Cumhuriyet Gazetesi

[4] 5 Eylül 1955, Hürriyet Gazetesi, “Kanla Çizilen Kıbrıs Haritası”

[5] 5 Eylül 1955, Milliyet Gazetesi

[6] 7 Eylül 1955, Milliyet Gazetesi

[7] 7 Eylül 1955, Yeni İstanbul
[8] 6 Eylül 1955, Hürriyet Gazetesi

[9] 7 Eylül 1955, Aytul, Turhan, Milliyet Gazetesi

[10] 7 Eylül 1955, Aytul, Turhan, Milliyet Gazetesi

[11] 7 Eylül 1955, Cumhuriyet Gazetesi

[12] 8 Eylül 1955, Hürriyet Gazetesi

[13] 9 Eylül 1955, Hürriyet Gazetesi

[14] 10 Eylül 1955, Milliyet Gazetesi

[15] 10 Eylül 1955, Milliyet Gazetesi

[16] 10 Eylül 1955,Cumhuriyet Gazetesi

[17] 8 Eylül 1955, Cumhuriyet Gazetesi

[18] 10 Eylül 1955,Cumhuriyet Gazetesi

[19] Demirel, İlhan, 11 Eylül 1955, Milliyet Gazetesi

AB'ye girileceğine inanmak ya da inanmamak


Bilimde inanmaktan çok bulmak, ispatlamak, doğruluğunu kabul etmek vardır. Zaman içerisinde doğruluğu kabul edilen teoriler kanunlaşır, ama kanunlarda yerinden oynayabilir. Dolayısıyla bilimde kapının arasına sıkıştırılmış bir “soru işareti” takozu var. Aklın kapısını daima aralı tutar ki, bilimin kümülatif hali tarihsel süreç içerisinde akışına devam etsin. Bilimadamları da genellikle ispat için hayatlarını adarlar, çoğu zaman büyük baskılarla karşılaşır, bazen de canlarını verirler.

Fakat gündelik hayatımızda her zaman “en doğru” olanı değil de “en inanılası” olanı savunmak bazen bir görev halini alıyor. Çünkü “inanılası” olanı savunmak “doğru” olanı savunmaktan çok daha az risklidir. “İnanılası” olan beraberinde tehdit unsuru taşırken, “doğru” olanı anlatmak genelde birilerini huzursuz eder, özellikle otorite sahiplerini. Bunun için Avrupa tarihinin meşhur bilim- çekişmesine bakmak yeterlidir aslında.

Türkiye’de şimdi benzer bir rüzgar esiyor. Uzunca bir zamandır “AB’ye girileceğine inananlar” ve “AB’ye girilemeyeceğine inanlar” arasında bir gerilim var. Bu iki inanç grubunun da hareket noktaları çok çeşitli olabilmekle beraber, nedense her iki düşünceden ilkini savunmak daha az riskli. Çünkü bugün “AB’ye girilsin, zaten girilmesi lazım, evet bir gün mutlaka” demek sanki medeniyet seviyesinizin bir göstergesi, entellektüeliğin bir üst boyutu sayılırken, “hayır girilmeyecek, zaten girilmemeli demek” yerellik, içe kapanmacılık, 30’lara özlemcilik, yetersizlik, cahillik, darbecilik, gericilikle özdeşleştirilmiş durumda. Kısacası öyle kolay bir şey değil bugün “hayır” diyebilmek. Önce o büyük riski göze alabilmeli, bedelini ödeyebilmeli. Fakat her iki inanç grubu da neden o yazımızın başlangıcında bahsettiğimiz “soru takozunu” zihin kapılarının bir arasında koymazlar. “Ya doğru değilse inandıklarım” gibi bir sorgulamanın içerisine girmezler?

Girmezler çünkü bu risklidir. Girmezler çünkü yaftalanamak kişiyi rahatlatır. Girmezler çünkü bu otoriteyi sorgulmaya kadar gider, girmezler çünkü aykırı olmak istemezler, girmezler çünkü...İşte bu liste bu çünküler sinsilesi ile devam eder gider. Fakat aydın bir kişinin doğru ve yanlışın ayrımını kendi zihninde bu kadar katı çizgilerle ayırması pek iyi sonuçlar vermez. Belli ki AB’den öğrenilecek çok şey, beraber yapılabilecek çok iş var. Pekala rasyonel düşünen her kişi öncelikle neden AB ülkelerinde yaşayanların yıllık ortalama gelirinin 40 bin Euro ama bu topraklarda en rakamsal şişirmeyle bile 10 bin Euro’nun altında olduğunu sorgulamalı. Yani işe Avrupa’nın en önemli değerinde “rasyonellikten başlamak”, hariçten gazel okumayı bırakmak lazım. Yaşam standartlarını tutturmak için ille de bir birliğin üyesi olmak gerekmiyor. Eğer herşey yolunda gider ve Türkiye kendi çıkarlarına da hizmet edecek bir şekilde üye olursa ne ala. Fakat ülke için zaruri bazı düzenlemelerin yapılması için bu “çıkmaz ayın çarşambası” tarihi beklemenin pek de anlamı yok. Bugün Norveç, İsviçre gibi ülkeler AB’nin dışında, Avusturalya, Yeni Zelanda Common Wealth üyesi ama başlarında ne yapacaklarını söyleyen bir AB yok. Gayet rahat, mürreffeh, gelişmiş ülkeler... Kısacası doğu toplumlarına has “yönetilme” arzusundan kurtulup, “gerekli” olan her ne ise ivedilikle yapılmalıdır.

Amerika’yı yeniden keşfetmek

Bu sıklıkla kullanılan bir ifadedir ama sanıyorum ki Türkiye için daha bir geçerli. Çünkü başımıza gelen durumların sadece bize özel olduğunun düşünmek büyük yanılgı. Tarih dünyada spor olsun diye öğrenilmiyor ya da öğretilmiyor. Malum ordan bazı dersler çıkarmak mümkün. Bugün Türkiye’de yapılan tartışmaların çok büyük bir kısmının yüz yıl önce de yapıldığının görmek ise nasıl kronikleşmiş meselelerle uğraşarak zaman kaybettiğimizi gösteriyor.

Örneğin çok dilli ve kültürlü bir toplum olma konusunda yaratılan paranoyadan kurtulmak için yine 500 milyonluk Avrupa kıtasına bakmak yeterli. Bugün 10 milyon müslümanı, en az bir o kadar Fas’tan, Libya’dan göçmeni, Çinli, Yahudi, Hristiyan, Ateist, siyahi, beyaz derken dünyanın en renkli alanlarından biri. Fakat her ne kadar zaman zaman ırkçı saldırılara olsa da, yapılan düzenlemelerin vatandaşlık haklarını koruyan, çok dillilik ve kültürlülükten yana düzenlemeler olduğu görülür. Çünkü bu yaşlı kıta kolonyel kültürün ağır yükünü taşıyamayacağını anladı. İnsanlar zorla birbirlerine kendi dillerini dayatmış olmanın ağır yükünü taşımaktan yoruldu. Bugün hala bu zorlama içerisinde olanlar azınlıkta kaldı. Onlarda 1930’ların Musolini ve Hitler’ini kötü bir imitasyonu olmaktan öteye gidemiyorlar.

Kısacası bizim mevzuları bizden önce yaşayanlar var. Ülkede vatandaşların özgürce refah seviyesi yüksek bir şekilde yaşayabilmesi için tek reçetenin Avrupa Birliği olduğuna inanmıyorum. Avrupa Birliği’ne üye olup, yine en kalabalık ama geliri en düşük, en eğitimsiz, en fazla suç oranına sahip, en fakir ülkelerinden biri olabiliriz. Böyle bir üyelik ne ise yarar ki. Bu Las Vegas en ünlü gece kulüplerine üyeliği olan, fakat içeride eğlenecek, üstüne adam gibi bir takım elbise giyip, o ortamda boy gösteremeyecek bir otel çalışanı olmak gibi bir şey. Göz kamaştıran bütün varlığın nasıl ortaya çıkarıldığına kafa yormak, strateji geliştirmek ve doğru olanı başkası Türkiye’ye zorla uygulattırmadan uygulamak tek çıkar yol.

AB’ye inanmak ve inanmamak ikileminden de acilen kurtulmak gerekli. Uluslararası politika din gibi inanıp inanmamak arası bir noktaya çekilemez. Rasyonel değerler çerçevesinde ulusal çıkarlar hesaba katılır, toplumun refahı için geleceğe doğru tutarlı ve planlı adımlar atılır. İşte o zaman 1959’da yapılmış o “başvuru” daha bir anlam kazanır. Yoksa stratejisiz bir şekilde bir kaç ayda bir AB ziyaretlerinde oraya buraya başımızı vurmanın, destek aramanın, ne anlamı, ne önemi, ne de gelecek için bir getirisi var.

Gökhan KURTARAN

01 Haziran 2009 Pazartesi

DocumentarIST Günleri Başlıyor, 2-7 Haziran 2009


Biletler Mybilet'te!

26.05.2009 - DOCUMENTARIST biletleri bugünden başlayarak mybilet üzerinden satın alınabilir... Ayrıca 2 Haziran'dan itibaren, salonlardaki Documentarist standlarından temin edilebilir. Bilet ücreti 3.5 TL'dir.

SİYAD ödülü adayları

21.05.2009 - Sinema Yazarları Derneği (SİYAD), yılın belgesel ödülü adaylarının ilk bölümünü açıkladı. Belgesel Kurulu, 2009'un ilk yarısında festivallere katılan filmler içinden 15 belgesel belirledi. Filmler DOCUMENTARIST'te gösterilecek.

Cannes'dan sıcağı sıcağına!

18.05.2009 - İlk uluslararası gösterimi şu günlerde Cannes Film Festivali'nde yapılan ve 18 genç sinemacının Trans-Sibirya treniyle yaptığı uzun bir yolcuğun ürünü olan "Cinetrain" adlı belgesel serisi, Cannes'dan hemen sonra İstanbul'da DOCUMENTARIST kapsamında seyirciyle buluşuyor.


Festival favorileri Documentarist'te

18.05.2009 - DOCUMENTARIST'in 2009 programı Venedik, Berlin, Cannes gibi en büyükler başta olmak üzere, dünya festivallerinde ses getirmiş pek çok film içeriyor. Geçen yıl Cannes'da Yönetmenlerin Onbeş Günü bölümünde gösterilen "Kör Aşklar" (Blind Loves), Venedik'e seçilen Meksika yapımı "Mirasçılar" (Los herederos), ilk gösterimi Berlinale'de yapılan bir Wim Wenders belgeseli bu filmlerden sadece birkaçı. Avrupa'nın en önemli belgesel festivali IDFA'nın hem bu yılki hem de geçen yılki yarışma birincileri de DOCUMENTARIST programında: "Burma VJ" ve "Stranded". Kısa bir süre önce Toronto'da HotDocs festivalinde büyük övgüler alan "Cenin'in Kalbi" (The Heart of Jenin) yine programın öne çıkan filmleri rasında...

Kuzey rüzgârları

10.05.2009 - DOCUMENTARIST, yine sinemaseverlere sıkı bir belgesel ziyafeti çekmeye hazırlanıyor. İlki geçen yıl düzenlenen etkinlik, bu sene hedef büyütüyor. 2-7 Haziran 2009 tarihleri arasında beş ayrı mekanda gerçekleşecek olan DOCUMENTARIST, son bir yılda dünya festivallerinde büyük başarı elde etmiş filmleri ve pek çok belgesel yönetmenini İstanbul’da buluşturmaya hazırlanıyor. Bu yıl Kuzey Avrupa ve Finlandiya yapımı filmler ağırlıkta. Etkinlik talep üzerine bu yıl başka kentleri de dolaşacak.