09 Haziran 2008 Pazartesi

Televizyonsuzluk Sendromu

Yaklaşık dokuz ayımı Türkiye’den uzakta geçirdikten sonra, yeniden ülkeme, yine ülkemin içerisinden, ufak ama huzurlu, güneyde bir tatil beldesinden bakabilme fırsatı edindin. Siyaset tamtamlarının seslerinin her zamankinden yoğun olduğu şu günlerde, yaratılan apolitik rüzgarda insanların kendıleri ve geçmişleri ile sadece diziler üzerinden yüzleşebildiklerini üzülerek bir kez daha gördüm. Saf aşklar artık Elveda Rumeli’nin sarımtırak çekim renklerindeki gibi solgun, sevgililer Yaprak Dökümü’nün Ferhunde’si kadar işini bilir, güçlü ve dirayetli, erkekler Polat Alemdaroğlu kadar her bir mevzuda muktedir, onun kadar çatık kaşlı, bağrı yanık ve vatansever. Kızların rüyalarını ise bilmem hangi holdingin sahibi falanca Bey’in, kraliçelere layık düğün yaptığı Şehrezat olmak...onun sahip olduklarına kavuşmak, öyle bir evde, hiç bir şey yapmadan, lüks ve konfor içerisinde yaşamak. Kısacası bir kez daha erkeğin bin bir gecesini dolduran, erkeğin uzantısı, garip bir eklentisi olarak hayata devam etmek...ve sonrası.

Medya okumaya başladığım ilk günlerde dek sorgulamadığım düşünceler, çarklarında para ve insan öğüten ve karşısında ona bakan voyorist gözlerle hayatını devam ettirebilen televizyonun, nasıl da hayatlarımızın tam da orta yerine kurulduğunu gösteriyor her seferinde. Salonlarımızın, ev eşyalarmızın bile sıralanışı, dizilişi televizona doğru bakar halde. Sanki eşyalarımızda bizimler beraber televizyon izliyormuşcasına. En yakınımız ile konuşurken gözlerimizi ayırmadığımız salonun köşesinde duran bir siyah kutu... Yaşamın her karesinin ekranda birbiri ardına akarken, fakedilemeden harcanan zamanın da ve ellerimizden kayıp gider yılların da belkide yegane sorumlusu.

Dokuz ay önce Finlandiya’ya gittiğimde bir televiyonum yoktu. Ev eşyası ve kurulu düzen konusunda ve daha bir çok konuda bir kez daha sıfırdan başlamıştım. Televizyonsuzluk önce bir boşluk hissi yaratıyor 21.yy. da. Bir anda siz ne derseniz yapan arkadaşınız, sevgiliniz, karınız, kocanız, artık ne derseniz deyin (bütün bunlar bir televizyonda mevcuttur) yanınızda yok. İşte o anda, yanımda ailemin ve arkadaşlarımında olmamasından dolayı, önce daha çok okumaya, daha sonra daha fazla düşünmeye başladım. Aklımdan öylesine alangirli düşünceler geçiyor, zihnimdeki her anı, öylesine bir jet hızıyla aklımın bir köşesinden ötekisine doğru hareket ediyordu ki...artık ben onları kontrol edemez, düşünmekten, sorular sormaktan kendimi alıkoyamaz olmuştum. Hayatımda ilk kez kendimle bu denli baş başa kalmış, derin muhekemelere girişmiştim. Şimdi aradan geçen zamanda şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, bu birazda televizyonsuzluktandı. Bir müptelanın elinden içkisinin, sigarasının, daha da kötüsü uyuşturucusunun alınmasının ortaya çıkaracağı derin bir psikolojik kriz hali. Bende de, bu boşluk hissi, yıllarca aklımda TV izlereyerek bastırdığım bazı mevzuların yeniden belirmesine, gün yüzüne çıkmasına neden olmuştu belki...bilemeyeceğim. Belki de insanların tam olarak hangi konular üzerine düşünürken, TV izlemeye karar verdiğini incelemek, TV'siz kaldıklarında nasıl davranıp, neler düşündüklerini daha çok araştırmak, bu konuların üzerine daha çok kafa yormak lazım.

Bildiğim tek şey var ki; televizyon 21.yy’ın en apolitik aracı (medium) ve sanırım bundan sonra da öyle olmaya, bir anlamda kitlelerin daha fazlasını isteyen (ask for more) bakışları ile beslenen bir makine olarak hayatına uzun yıllar devam edecek. Kitlelerin hayatlarına ne kattığı ile ne götürdüğünün muhesebesi ise, naçizane şu anda benim yapmaya çalıştığım gibi, bizden sonra gelenler tarafından da yapılmaya devam edecek. Acaba terazinin ne tarafı ağır çekiyor yaşadığımız yüzyılda?


Gökhan KURTARAN

0 yorum: