12 Temmuz 2008 Cumartesi

Fırtınalı bir şehit hikayesi


Dışarıda bu yaz gününe hiç yakışmayan bir fırtına vardı bugün. Benim göl kenarında koşu yaptığım sırada, eve dönüş yolunda akıllara zarar bir fırtına koptu. Bir anda koca gökyüzünü kara bir battaniye misali korkunç bulutlar kapladı. Yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyor, karşımda ki Sandras Dağları’na, Ölemez Dağı’na yıldırımlar düşüyor...

İçime garip bir korku düştü, belkide hayatımda ilk kez kendimi bu kadar yanlız hissetmiştim. Evde camlara yapışmış benim yolumu bekleyen bir ailem olduğunu biliyordum ama...yanlızdım işte. O yekpara göğün, devasa bulutların altında, yağan yağmurun nehire çevirdiği yolda, delicesine esen rüzgara, ve iç ürperten yıldırım seslerine karşı...yapayanlızdım...

Haberleri okuduk; Mehmet Önder Saçmalıoğlu...daha 21 yaşında ve hayatın en başında, on beş günlük bir polis olarak, zihni kimbilir hangi hayallere yelken açmışken, bir terör eyleminde öldürüldü. Elinden geleni yaptı, canla başla Amerikan Başkonsolosluğu’nu korudu. Daha önce kaç kez silahlı bir çatışma görmüş olabilirdi ki...Allah rahmet eylesın. Arkasında bıraktığı ailesinin göz yaşları feryadlarını nasıl diner bilmiyorum, bilemiyorum.

Fakat bu anlattıklarımdan da fecisi, acılarla ve şehit hikayeleri ile halvet olmuş bu topraklarda bir kaç gün önce duyuldu; meğerse bizim Mehmet, 21 yaşındaki garip Mehmet, resmiyete göre şehir filan olmamış...Göreve başladığı ilk bir yıl süresince stajer sayıldığından dolayı, herhangi bir suça karışmaması ve şehit olmaması gerekiyormuş. Çünkü şehit olursa “şehit sayılmıyormuş”. Yani prosedürel olarak şehit olmak da yönetmeliğe bağlanmış. Üstelik denizde boğulan bir insana, sahilden denize doğru bağırıp, “boğulma Mehmet” demek kadar saçma bir hadise bu. Sanki şehit olup olmamak onun elindeymiş gibi, sanki böyle bir irade varmış da Mehmet şehit olmayı seçmiş gibi...Üstelik kanunen şehit sayılmayacağını bile bile...

Ne acı...şimdi toprağın altında yatan bir gencin ailesine devletin kan parası ve maaş bağlayıp bağlamayacağını, o cesur gencin resmen şehit sayılıp sayılmayacağını konuşuyoruz. Elden gidene mi üzülmeli, geride kalana mı bilmiyorum.

İşte bu haberler yüzünden vatandaşın, devleti ile arası açılmaya başlıyor. Bu yüzden vatandaş adına sosyal antlaşma ya da İngilizce “social contract” denen anlaşmayı kendi zihninde fes ediyor.

Bu yüzden okumuş, yetenekli evlatlar, gençler, bilim insanları, sanatçılar yurt dışına gidiyor, göç ediyor.

Bu yüzden Anadolu’dan çıkıp Marmaris gibi tatil yerleride çalışan Türkler bir an önce bir yabancı hatunu koluna takıp, bu sayede AB yollarına düşmeyi hayal ediyor...

Çünkü açık ve net; yanlızlaşıyoruz.

Sonra yine bu akşamı ki fırtına geliyor aklıma...Evet devletin işlevsizleşmesi, bürokrasinin insan merkezli değilde “kağıt ve madde merkezli” hali, aynı o fırtınanın altındaki insan gibi, vahşi doğada yapayanlız kalmışsınız hissi uyandırıyor. İnsan Mehmet’in ailesini düşünüyor hep ister istemez. Onlar şimdi Mehmet’in “şehitlik” ünvanıyla bile avunamıyor, uyuyamıyor.

Sosyal devlet var olmadıkça vatandaşlar, malesef fırtınada çaresiz, bir oraya bir buraya savurulup duruyor, ve hepimizin içinde olduğu bu gemi 21.yy’da yine aynı teranelerle ağır aksak gidiyor....ama nereye?

Bütün bu karanlık resme rağmen yüreğimde umut var, ve aklımda Jesus Lopez Pacheco'nun umut dolu dizleri;

Kaldırın, kaldırın gözlerimden,
şu sisini yüzyılların.
Bir çocuk gibi görmek istiyorum
her şeyini dünyanın.

Kederlendiricidir, sabahları
hep aynı şeyleri görmek.
Bu kanlı geceyi
ve reziller rezili hayatı.

Ama bir gün gelecek
bir gün ki bambaşka,
Ve ışık da gelecek
inanın inanın bana.

(Jesus Lopez Pacheco'nun "Bu Gece" isimli şiirinin çevirisi Özdemir İnce tarafından yapılmış ve Ataol Behramoğlu ve Özdemir İnce tarafından hazırlanmış Dünya Şiiri Antolojisi'nin 3.cildinde yer almıştır.)

Gökhan KURTARAN

Not: Resim belirtilen adresten alınmıştır; http://gorbould.com/blog/2006/08/perfect-storm-description.html

0 yorum: