
Yunanistan'de gerginlik "bendine sığmaz taşarken", Türkiye'de tam bir sessizlik hakim.
Ya fırtınadan önceki bir sessizlik bu, ya da kendi kaderini başkalarının ellerine bırakmis, kendinden aciz bir tükenmişlik hali?
Televizyonları başından, internetten dünyanın çok uzak bir köşesinde değil, sadece yani başlarında yaşanlara, sessizliğe, yozluğa karşı haykıran bir avuç genç, şimdi dünyanın gündeminde. Bugün şiddetin, araba yakmanın çare olmadığından dem vuruyor bazı insanlar. Öyle söyleyecekler tabi. Kendi kurmus oldukları demokrasi oyunu, sürekli olarak malumum ilamı niteliğinde belli siyasi otoritelerin birbirini takip etmesini, farkli seçeneklerin bile ilahi aynılığın teminini sağlamasıni artık içine sinderemeyenlerin de var olması onları zerre kadar ilgilendirmeyecek. 'Aman ne olur testi kırılmasın, bizim suyumuz dökülmesin?'
Dökülecek, çıkarların su olup taşındıgi o testi, belki çok üzülecekler ama kırılacak.
Sınırsız güçlerle donanmiş "sinirli" polis artık yuvasına dönecek, bir kez daha dersini çalışıp, elinde silahla canının istediğini yere seremeyecek?
Keyfi gelince azarlayip, tokadini sessiz kalabalıktan birinin yüzüne indiremeyecek.
Çünkü bugün binlerce insandan yankılanan ses onların seslerinden çok daha baskın.
Daha acı, daha gerçek, daha yalın.
Yunanistan'da bugün yaşanlarin benzerlerinin Balkan ülkelerinde de yaşanması mümkün. Çünkü yıllarca, AB'nin kendilerine yaratacağı imkanlarla avutulan 20'lı yaşlarda, 80 sonrası gençler, artık kendilerine çizilen pembe tablonun renginin karardığını, gerçeklerin hiç de anlatılan gibi olmadığını görüyor. Ortalık hemen her gün AB'den gelen fonlarla, "projesini prosedüre uyduran", gemisini yürütmekle kalmayıp ona bir de jet motoru taktiranlarla doluyor. Türkiye'deki "devletin
İşsizliğin ne demek olduğunu, ancak işsiz kalanlar anlar. Geliriniz olmadığından, giderleriniz de büyür gözünüzde. Sonra biraz daha sıkarsiniz kemerinizi, biraz daha, biraz daha…Sonra göç edersiniz başka ülkelere...Bir bakarsiniz ki, orda da durum aynı. Bir de bunun üstüne ırkçılığa, ayrımcılığa, yabancı düşmanlığına maruz kalırsınız. Geri dönersiniz memleketinize (örneğin Yunanistan ya da Türkiye) bu sefer de "muhtemel şüpheli" görülerek, polis şiddeti görürsünüz. Belki bu bizzat size olmaz, belki Yunanistan'da 16 yaşında bir gence, belki İstanbul'da 20 yaşında bir delikanlıya olur. Ama aslında sizsinizdir hedef? Biraz daha "uslu" olmanız, sessiz sessiz aklınıza kilit vurmaniz, vicdanınızı, hürriyetinizi vestiyere asmaniz, öylece o TV'nin karşısında, salonda, mobilya gibi oturmaniz beklenir.
Bugün bile Avrupa ülkelerinde sosyalizm denince insanların kanı donuyor.
Hele Türkiye gibi ülkelerde ABD'den fazla kralcilik yapılıyor, hala ‘kışın gelecek komünizmden’ korkuluyor.
Hadi şimdi bugün bunların modası geçti farzedelim. (Aşırı milliyetçilik ve din tüccarligi halen dimdik ayakta ya neyse). Şimdi de kendimizden, kendi çocuklarımızdan mi korkmaliyiz peki? (Yunanistan'i kastediyorum, biz maşallah pek usluyuz), yoksa kendi çocuklarımızı polis şiddetine karşı gösteri yaptılar diye, elimizle yine polise mi teslim edeceğiz?
Yoksa bakalım bugün falanca yazar ne yazmış, "aynısının tıpkısını düşünüyorum ben de" mi diyecegiz?
Bırakalim onu bunu, izleyip, vahlanmayi.
Nazım'in dizeleri ile "ayağa kalkmis olan" bu gençlerden sonra, asıl biz ne yapacağız?
Testiyi kırmadan nasıl götüreceğiz? O suyu kim için ve niçin, uslu uslu taşıyacağız?
Gökhan KURTARAN
0 yorum:
Yorum Gönder