25 Haziran 2008 Çarşamba

Tutsak Akıl ve Takiye


Takiye ilk bakışta anlaşılabileceği üzere Arapça kökenli, içerisinde derin anlamlar taşıyan önemli bir kelime. Türk medyasında ve siyasetinde sıkça kullanılmasına rağmen, çoğu zaman içerisindeki bu derin anlamlar sığlaştırılmış, bu kavrama yeterli önem atfedilmemiş. Türk Dil Kurumu’nun sözlüğüne göre, mezhep belirtmeme, olduğundan farklı görünmek, sakınma ve çekinme anlamlarına geliyor. Genelde siyasilerin birbirlerini suçlamak için kullandığı bu önemli kelime, aslen bir siyasi stratejidir ve bugün de küreselleşen dünya siyasetinde halen daha tedavüldedir.

Ömrünün neredeyse tamamını, savaş yıllarında ve sonrasında vatanı Polonya’dan uzak, sürgün de geçirmek zorunda olan, Nobel Ödüllü yazar; Czeslaw Milosz, ünlü “Akıl Tutulmaları” eserinde bu kavramı bir kurum olarak incelemiş. Milosz’a göre, takiye önemli bir direnç mekanizması. Doğu toplumlarından batıya doğru hızla yayılan esrarengiz bir çeşit siyasi strateji. Ona göre bu bir oyundur ve bizler aslında zaten günlük hayatımızda oyun oynuyor durumdayken, bir yandan da asli amaç ve ideallerimiz için daha meşakkattli bir oyuna baş koyarız.

“Oyunun ve düşünsel özel mülkiyetin tanımı epey bir ilerilere götürülmüştür....bunun dışında temkinli olmayı gerektiren engin bir alan kalır. Kendini sürekli maskelemek, dayanılması güç bir kitlesel hava yaratsa da, kendilerini maskeler ardında gizleyenlere tam ve hem de en büyüğünden tatminler sağlar. Bir şeye beyaz demek, ama içinden siyah olduğunu düşünmek içten içe gülmek, dışarya törensel bir tutku göstermek;nefret etmek, aşığı oynamak; bilmek bilmiyormuş gibi yapmak...” (sf.63)

Bu yüzden takiye aslında içinde bulunulan durum ile uzun vadeli bir mücadele ve direnme stratejisidir olarak görülmeli. Bu basit bir yalan söyleme durumundan çok sistematik bir rol tayini ve etkin bir içselleştirme gerektirir. Tiyatro oyuncusunun hamile bir kadını oynarken ille de hamile olması gerekmez fakat en az hamile bir kadının sıkıntısınım yansıtabilmesi zaruridir. Biz izleyiciler, rolu oynayanın, bir tiyatro oyununda oynadığını bilmemize rağmen, zaman zaman, oyuncunun gerçek kimliğini, oynadığı karaktermiş gibi görür, zihnimizin bize gerçeklik ve kurgu arasındaki ayrımda ciddi bir biçimde sekteye uğrattığını gözlemleriz. Takiye de bu durum daha farklı bir halde karşımıza çıkar. Takiyeyi yapan kişi veya topluluktan başka, bu durumun bir “takiye” olduğunu bilen yoktur ve inandırıcılık esastır. Dolayısı ile “takiye” karmaşık ve çok daha aldatıcıdır. İçerde saklanan o bir nevi ilahi amaç giderek başkalarından gizlenen, gizlendikçe kutsallaşan bir mabed halini alır.

Batı siyaseti de takiye adı verilen bu önemli stratejiden ve kavramdan nasibini almış. Milosz’un da düşüncelerinin dayanaklarından olan 1816-1882 yılları arasında yaşamış Fransız aristokrat ve yazar Gobineau, özellikle takiye kavramını uzun uzun inceleyerek eserlerinde bu kavramın batıya da ulaşmasını sağlamış. Gobineau, 1855 ve 1858 tarihleri arasında Fransız sefareti katibi, 1861 ve 1863 arasında ise Franusz sefiri olarak uzun yıllar İran’da kalmış. Daha da ilginç olanı Gobineau’nun bu araştırmalarının, siyaset tarihini en büyük takiyesini yapan Hitler tarafından kullanılmış olması. II. Dünya Savaşı ve öncesinde, ortaya çıkan anti-semitist hava ve Almanya’nın I.Dünya Savaşı’nı aslında “yahudilerin” yüzünden kaybetmiş olduğu iddiaları tam anlamı ile Nazizmin en belirgin takiye şeklidir. Kısacası, batı takiyeden bihaber değil. Aksine dünyayı anlamlandırmak ve siyaseti değişkenlere uyumlu olarak kurmak ve “ilahi amaca” ulaşmak konusunda, “takiyenin” son derece önemli bir strateji olduğunun son derece farkında.

Takiye üzerine ilk kapsamlı araştırmaları yapmış olan ve Nazizm’e de esin kaynağı teşkil eden Gobineau, “Orta Asya’da Dinler ve Felsefeler” eserinde, takiyenin nasıl yapılacağına dair detaylı bir kılavuz da sunmuş;

“Takiye, icracısının içini gururla doldurur. İtikat sahibi, bu sayede aldattığı şahsiyet karşısında bir daimi üstünlük haline muvasalat eder, ki o şahıs bir nazır yahut ulu hükümdar olsa dahi; ona karşı takiye yapan ademoğlu nazarında o, her şeyden evvel zavallı bir kördür; yegane hakiki yola girebilmekten mahrum edilmiştir ve hatta bundan dahi şüphelenmez...düşmanların önünde ışıltı içinde yürür gidersin. Gayri zeki mahluku alaya alır; tehlikeli bir canavarı ehlileştirirsin. Bir defada bunca saadet.” (sy:65)

Doğunu yüzyıllardır bildiği ve uyguladığı, batının da Gobineau sayesinde öğrendiği “takiye” bir anlamda siyasi bir ilüzyon, bir aldatma sanatıdır. Aldatanın takdir topladığı ve ilahi amacına yaklaştığı, aldananın da çoğu zaman aldatıldığının dahi farkına varmadığı bir “kaybetmişlik” hali. Bu yüzden eserleri dikkatle okunan Milosz ve Gobineau’nun yazdıklarını, bir de bugünün siyasi koşullarını ve stratejilerini düşünerek okuduğumuzda, ister istemez aklımıza, Türkiye’de yakın dönem tarihinde, kurgulanan siyasi oyunlar gelmekte. Siyasetçiler ağızlarından, demokrasi, adalet, laiklik, sosyal, hukuk devleti ve çağdaş medeniyet gibi kelimeleri düşürmez iken, gerçekten bu sözlerinde samimiler mi, yoksa kitleleri büyük bir takiyenin içerisine mi çekmeye çalışıyorlar? Bugün niyet okuyuculuğu ile suçlanan siyasiler ve aydınlar, acaba bu takiyenin mumunu yassıdan önce söndürmeye çalışan, ve görünenin ötesindekini, meselenin iç yüzünü, birilerinin “ilahi amacını” en net görebilenler mi? İşte “tutsak olmuş aklın” prangalarını söküp, gerçeği görebilmesi ancak ve ancak bu muhakemeye muhtaç.

Gökhan KURTARAN

16 Haziran 2008 Pazartesi

Çamuroğlu'nun istifası ve siyasetin iflası

12 Haziran günü bütün haber ajanslarına düşen ve bir anda AKP’nin kapatılma davası ile ilgili partideki huzursuzluğu biraz daha artıran bir gelişme oldu. AKP milletvekili ve Erdoğan’nın danışmanlarından Reha Çamuroğlu, danışmanlık görevinden istifa etti. Partiye katıldığı günlerde, bin bir ümitle AKP’nin Aleviler ile ilgili yeni açılımlara imza atabileceği ümidini içerisinde taşıyan Çamuroğlu, artık Erdoğan'a danışmanlık yapmayacak.

Nereden nereye?

İstifa tabiki AKP’de üzüntüye yol açmış. Hali hazırda kapatılma davası ile meşgul bir parti yönetimi, part yönetiminde artık olmayan Abdüllatif Şener ve Bülent Arınç gibi isimlerin sessizliği, Erdoğan giderek dozu artan sert üslübü, tatil edilmeyen ve işlemeyen gürültücü bir meclis...Halbuki AKP için herşey güzel başlamış, kısa zamanda halk desteği alınmıştı. Anadolu en ücra kasabalarında AKP desteklenirken, solun en sadık kaleleri AKP’li olmuş, HADEP’in seçmen kitlesinin yoğunlukta yaşadığı yörelerde AKP zaferini ilan etmişti. Üstelik 22 Temmuz seçimlerinde, daha önceden Tayyip Erdoğan’ın ve Deniz Baykal’ın, Cumhurbaşkanlığı seçimi ile ilgili olarak uzlaşmaz tavrı, tam da AKP’nin işine yaramıştı. Ben her ne kadar hala istatisliği “kendi doğrunu üretme ve gösterme” sanatı olarak görsem de, artık Türkiye seçmeni sandıkta seçimini yapmıştı.

Sandıktan çok büyük bir başarı ile çıkan AKP’nin üzerine düşen görev, devletin tüm unsurlarının dengesini gözertmekti. Bu doğa da en “güçlü olanın değil” de “en uyumlu olanın” (survival of fittess) yaşamını sürdürmesi kadar basit ama bir o kadar da elzem bir durumdu...fakat olmadı. Beraber yürünen yollarda, ilk ayrılanlar, beraberlerinde kitlelerin de AKP ile olan bağını kesmeye başladı ve bu eğer önlemi alınmazsa, kapatma davası açısından değil ama seçmen kitlesini kaybetmesi açısından, “tam bir sonun başlangıcı” olabilir.

Giderken...

Reha Çamuroğlu bu isimlerden belki de en önemlisi. AKP Balıkesir Eski Milletvekili Turhan Çömez’de sonra belki de partiden en büyük kayıp. Aslında Çamuroğlu partiden henüz ayrılmadı, fakat Erdoğan’ın danışmanlığından ayrılarak bir anlamda en kritik zamanda Erdoğan’ı yablız bıraktı. Çünkü Çamuroğlu, yıllardır gerçekleşmeyen reformların, artık içerisinde Alevilerin de olduğu bir şekilde yapılmabilmesi umudunu taşıyor, bunu da yakın çevresi, Alevi halk ile paylaşıyordu. Bir çok istatisliğe göre Türkiye’de bugün yaklaşık 6 milyon Alevi vatandaşımız var. Bu vatandaşların çoğunun inancı, Laik sistem içerisinde kendine yer bulabilmiş değil. Cemevleri halen bir ibadethane olarak tanınmazken, tüm cemevi giderleri halen cemaat tarafından karşılanıyor. Bundan da ciddisi, Çamuroğlu’nun “Alevi vatandaşların, devletten ihale alamaması, ayrımcılığa maruz bırakılmaları iddiaları”. Ben bu iddialardan sonra, açıkçası Erdoğan’ın bir açıklama da bulunmasını beklerdim, ama o da olmadı.

Şimdi bu gelişmelerin ardından, aleviler nasıl bir strateji uygular bilinmez. Belki de daha önceden yakınlıkları olan CHP’yi, belki de başka bir siyasi oluşumu desteklerler. Fakat her ne olursa olsun, laiklik ve demokrasi kelimesini ağızlarından düşürmeyenlerin, kendi inançlarının kantarında, bir de başkalarının “inanç ve yaşam özgürlüklerini” tartmalarının zamanı artık gelmiştir. Lakin kantarın topuzunu kaçırmaksızın... Aksi takdirde siyasetin iflası pek yakındır...

Gökhan KURTARAN

13 Haziran 2008 Cuma

GAP Eylem Planı diye bir şey mümkün mü?


AK Parti’nin yerel seçimlerin yaklaşması sebebiyle belirli siyasi ataklarının olduğunu yandısamak imkansız. Özellikle kapatma davası ile hareketlenen kulisler içerisinde, bir çok farklı ses var. Erdoğan’ın parti kongresinde önce ‘
MHP bizden nemalanmak’ istiyor deyip, hemen arkasından yazın da meclisi çalıştırmak istemesinin yegane sebebi tabiki partiyi olası bir kapatma durumunda dağılmaktan korumak, kolamak. Parti kapansa bile, mevcut iktidarın devamı yine AKP milletvekillerinin elinde ki, daha şimdiden AKP’nin, adı Adalet ve Demokrasi Partisi olan bir parti kurmak için çalışmalara başladığı söylentiler arasında. Peki partinin iç siyaseti ve stratejileri hakkında kafa yormak ve savunmalarını hazırlamak ile meşgul olan Başbakan Erdoğan ve AKP’nin kurmayları genel Türkiye siyaseti hakkında hangi yeni söylemlere sahiptir.

AKP’nin, Türkiye Siyasi hayatında girdiği ilk zamanlarda, en büyük avantajı, yenişlikçi söylemler ile gelmeşi, hatta kendilerin de eski Erbakancı ve Milli Görüşçü çizgiden uzaklaştıklarını, ‘değiştik’, ‘yenilendik’ demeleriydi. Fakat aradan geçen zaman gösteriyor ki, sadece türban bağlamında da değil, daha geniş bir perspektifte düşünülmesi gereken Türkiye siyaseti, kısır ve içeriksiz söylemlere bırakılmış. Bunlardan sadece biri olan, GAP Eylem Planı'ını biraz daha açmak, detalarına girmek istiyorum;

Erdoğan’ın 27 Mayıs 2008 tarihinde Diyarbakır mitinginde gündeme getiridiği GAP Eylem Planı ismini verdiği plan aslında zaten GAP’ın, yani ismi üzerinde Güneydaoğu Anadolu Projesi’nin içerisinde yer alan, projenin devamı niteliğini taşıyan bir çalışmadır. Hükümetlerden ziyade, uzun yıllara yayılmış bir devlet projesindir ve ana amacı zaten GAP adı altında, bölge kalkınmasını sağlamaktır. Bunun ifadelendirilmesi de T.C. Başbakanlık Güneydoğu Anadolu Projesi Bölge Kalkınması İdaresi’nin resmi internet sitesinde ki açıklamalarda görmek mümkündür.

Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) idaresinin Ağustos 2007’de yayınlanan faaliyet raporunda zaten ‘1998'de alınan Bakanlar Kurulu kararı ile GAP'taki tüm yatırımların tamamlanması için 2010 hedef yılı olarak belirlenmiş ve GAP'ın tüm sektörel bileşenleriyle birlikte öngörülen tarihte tamamlanması için gerekli koordinasyon ve planlama çalışmalarını yapma görevi GAP İdaresi'ne verilmiştir’ ifadeleri kullanılmıştır.

Gazetecilierimizden kaç tanesi Sn.Erdoğan’ın açıklamış olduğu eylem planının ne olduğunu açıp okumuştur bilemiyorum fakat ben 72 sayfalık bu Eylem Planı’nı okudum. Gördüğüm kadarıyla hesaplar gerçekten de bölgenin kalkınması için yapılmış. Fakat enteresan olan, eylem planında söylenenlerin zaten uzun yıllardır söylenenlerden farklı bir ‘yenilik’ getirmiyor olması. GAP idaresinin Ağustos 2007 yılında yayınladığı ilerleme raporunda zaten ‘sulama yatırımlarının tamamlanması, sağlık ve eğitimin göstergelerinin ülke ortalamalarına getirilmesi, bölge doğal kaynaklarının korunması, insanı gelişmeye yönelik uygulamaların programlanması ve kentlerin nüfüsu emme kapasitelerinişn artırılması’ şeklinde sıralanan ‘GAP Bölge Kalkınma Planı’nın ‘6 Kasım 2002 tarihli ve 2002/48 sayılı Başbakanlık Genelgesi ile Güneydoðu Anadolu Bölgesi için yapılacak plan, program ve uygulamalarda dikkate alınmak üzere tüm kuruluşlara gönderildiği ifade edilmiştir.

Bu durumda, AKP’nin 3 Kasım 2002 seçimlerini kazandığı düşünülürse, bu planın zaten, GAP’ın içerisinde yer alan bir kalkınma planı olduğu, aslında Eylem Planı denilen kalkınma planının zaten var olan bir planının, yeniden yazılmış ve Diyarbakır’da sunulmuş halä olduğu görülür.

Zaten yukarıda ilgili kurum ve kuruluşlara 6 Kasım 2002’de gönderilen bu beş maddelik kalkınma planı ile internet üzerinde kolaylıkla bulabileceğiniz Erdoğan’ın GAP Eylem planı arasında pek fazla fark da bulunmamaktadır. Eğer varsa da hükümet de medya da bunu açıklamak, siyasi bir parti propagandası, ya da bir siyasi parti liderinin Güneydoğu halkına naçiz hediyesi görünümünden çıkarıp, bölge haklına ve Türkiye’ye ne gibi ‘yeni katkılar’ yapılacağını anlatmakta başarısız olmuştur.

Bu yüzden GAP Eylem Planı’nı yenilikçi ve gerçekçi göstermek biraz zor. Bölge halkının inanması ve bu planı desteklemesi için içindeki yenilikler vurgulanmalı. Fikrimce zaten varolan GAP projesinin, zaten 2010 yılında tamamlanması planlanırken, şimdi bu tarih Eylem Planı altında 2012’ye atılmış, zaman kazanılmış. Üstelik zaten ‘kalkınma tabanlı olan’ GAP, seçim öncesi telaşı bir kez daha makyajlanmış ve sanki ilk kez bölge kalkınmasım hedefleniyormuşcasına, seçim vaadi olarak halkla paylaşılmış. Acaba yanılıyor muyum?

Gökhan KURTARAN


12 Haziran 2008 Perşembe

28 Şubat haberciliği sardı yine dört yanı

Yeniden 28 Şubat haberciliği mi?

Medyada 28 Şubat haberciliği diyorum çünkü Türkiye sınırları içerisinde, tarih, bir tekerrür halini alamaktan öteye gidemiyor. Fakat bu durum da bana daimi bir şekilde Karl Marx’ın "Tarih tekerrür eder. İlki trajedi ikincisi komedidir" sözünü hatırlatıyor. Mutlaka ki, Türkiye türban sorunu denen kısır döngü sebebiyle yeniden sorunlar yaşamaktadır. Kimbilir kaç yıl daha bu sorunlar bazı siyasal partiler tarafından desteklenip, bazıları tarafından kınanarak bir oy kapısı haline dönüştürülecek. Malumun mazlumları kimbilir hak kez daha işte sine-i millete dönüyoruz diyecek, kimileri de yeni projeleri olmayan salt söylemlerin altında bir yaşama sistemi oluşturacak. Fakar her türlü haklı-haksız, doğru-yanlış muhakemesinde ötesinde, Türk medyasnın son günlerde ki çığrından çıkmış, reyting tabanlı ve telaşlı haberciliği, bir dönemin 28 Şubat haberciliğini anımsatmaktadır.

Müslüm Gündüz & Fadime Şahin

28 Şubat ne kadar doğru ya da değil tartışmasına girmenin aradan geçen zaman içerisinde, benim üstüme pek vazife olmadığını düşünerek, asıl bildiğim ve en azından iddia ettiğim mevzuya; yani 28 Şubat haberciliğini açıklama isiyorum. Hafızalarını biraz zorlayacak olanlar, din alimi diye kendini pazarlayan Müslüm Gündüz’ün, Fadime Şahin adlı bir müridi ile aynı odada basıldıkları görüntüleri hatırlayacaktır. Bu olay aslında, yıllardır ağlarını cehalet denizinde boğulmuş çaresiz kadınlara, insancıklara atan, onların üzerinden geçinen din tüccarlarının Anadolu topraklarında yapagelmiş oldukları, bin türlü çirkeflikten sadece birisiydi. Bugün de bu tip zer-zevatlara sıkça rastlanmakta. Fakat o dönemin farklılığı, Türkiye medyasının bu haberin üzerine atlayıp, her türlü detayı saatletce, günlerce bitmek tükenmek bilmekcesine anlatmasıydı. Artık Fadime Şahin ekranların, göz yaşı ile kolaylıkla renting alabilen başı örtülü makinesiydi. Bu memba mümkün oldukça uzun bir zaman dilimi içerisinde kullanılmalı, bu içinde ‘seks’ ve ‘din’ gibi cazibesi kendinden menkul konular, temcit pilavi misali izleyicinin burnuna dayanmalıydı. O dönemde en önde gelen haber bu, haberciliğin en kolay şekli de yine bu yöntemdi. (Sağolsun Reha Muhtar)

Haber kaynağı ve temsiliyet sorunu

Şimdi aradan henüz 11 yıl geçmemişken, Türkiye bambaşka bir siyasi süreç içerisinde, aynı malum konu ile uğraşmak zorunda kaldı. AKP tarafından ‘tabana sesleniş’ ya da ‘namus borcu’ olarak algılanan türban, düşüncesiz ve plansız bir şekilde anayasaya yamandı. Bu süreçte, kapatılma davası hale görüşülen AKP’nin tabandaki seçmen kitlesine seslenmek, bu nimetten faydalanmak isteyen MHP de ‘getirin oylayalım’ dedi. Ortaya ise Türk siyasi tarihinin en önemli sonuçlarından birisi çıktı. Anayasa Mahkemesi, -her ne kadar gerekçesini benim şu yazıyı yazıdığım anda bile açıklamamış olsa da- her vatandaş tarafından saygı içerisinde karşılanması ve kabul edilmesi gereken bir şekilde ‘türbanın yüksek okullarda serbestçe kullanılması’ ile ilgili yasa değişikliğini, anayasanın değiştirilmesi teklif edilemez 2. ve 4. maddelerini dayanak gösterek, hem şekil hem de içerik üzerinde bir karar vermiş oldu. Bu karar ne zaman ki medyada biraz tartışılmaya, yol haritaları, olasılıklar, parti kapatma davaları ile muhtemel ilişkilerinin neler olabileceği konuşulmaya başladı, işte o zaman da medya en güzel ‘haberini’ yakalamış oldu. Tarihin en kolay haberciği önce Objektif programı, sonra Star TV’de Uğur Dündar tarafından yapıldı. Malumunzu, ‘Atatürk’ü sevmediğini söyleyen’ Nuray Canan Bezirgan adlı, ne iş yaptığı, neden o programa konuk olduğu, hangi sıfatla orada bulunduğu ve kimi/ kimleri temsil ettiği bilinmeyen bir türbanlı kız, bir anda ‘flash’ haberlerin en ‘28 Şubat haberi’ oluverdi. Bir anda medya bu olayın üzerine çulllandı. Halbuki bu mevzu yeni bir durum değildi. Tamamen medya analizi yönünden bakıldığında bir habercinin bu tip kaynaklara muhtaç olması, toplumun her kesiminde görülebilecek bir kaç radikalin, büyük bir topluğu temsil ediyormuşcasına kolaylıkla haber yapılması, tam bir medya aciziyetiydi. Kimdir bu kız? Kimi temsil etmektedir? Neden oradadır? Tabi ben bu soruları boşuna soruyorum. Ama pardon, 5n 1k denilen haber terazisi, bugün Türk medyası için sadece bir TV programı ismi.

Haberde reyting sorunsalı

Şimdi bu yazdıklarım, malaesef ki yine, belki bazı sığ zihinler tarafından tuhaf algılanacaktır.Hepimizin malumu olan, bu kızın söylediklerinin elle tutulur hiç bir yönünün olmadığı, yüzyılın dahisi olarak kabul edilen, ve bugün modern Türkiye’nin bütün özgürlüklerinin altında imzası bulunan, yoktan bir ulus meydana getiren Atatürk’ün bu kızcağız tarafından doğru anlaşılamadığı, hatta kızın cehalet içerisinde yüzdüğü besbellidir. Bu konuda Türkiye’de bir kaç radikal haricinde insanların herhangi bir akıl karışıklığının ya da en ufak bir şüphesinin dahi olduğunu düşünmüyorum. Fakat asıl mesele burada, Türk medyasının, bu kişiyi başını öyle ya da böyle, o ya da bu sebeple kapatan milyonlarca insanı temsil eden bir zevatmışcasına haber yapılmasıdır. Türbanlı , ya da baş örtülü bütün vatandaşlarımız acaba bu kız gibi mi düşünmektedir? Bunun imkanı var mı? Üstelik bu haberlerin hemen her gün ana haber bültenlerinde yer alması, gerçekçi ve doğru bir şekilde yapılması gereken gazetecilik mesleğinin, sadece bir kaç reyting puanına heba edilmesi değildir de nedir? Bu haberin haber değeri nedir?

Fikrimce bu tip habercilik, halkı daha da kutuplaştırmak, bu uzaklık ve gerilim üzerinden pirim elde etmek isteyen, yarını düşünmeyen, son derece sorumsuz bir gazeteciliğin en güzide örneğidir...


Gökhan KURTARAN

11 Haziran 2008 Çarşamba

Cahide Sonku’ya hayran olmak

Eski kitaplarım ile buluşmam genelde eski arkadaşlarımla buluşmamdan bile keyiflidir. Çünkü onlar bana aynı şeyleri anlatmaz ve ne yapıp ettiğimle ilgili olarak beni suale çekmez. Varsın kıskanan kıskansın. Yıllarca elimden düşmeyen, ama ülkeden ülkeye giderken yanımda götüremediğim, o en büyük hazinemin en nadide, altı çizilmiş, defalarca okunmuş kitapları ile artık sadece güneyde ailemle birlikte geçiridiğim yaz tatillerinde buluşabiliyorum. Geçen gece yine farklı alanlarda kitaplar, makaleler arasında git geller yaşarken, Aydın Boysan’ın YKY’den çıkmış Yüzler ve Yürekler kitabına rastladım. Boysan’ın kitabında uzun yıllardır tanıdığı ünlü simalar hakkında düşünceleri yer alıyor. Her birinin hayatı, Boysan’ın penceresinden ince detaylarına kadar anlatılıyor. O kitap da ise bir kişi, beni hala yüreğimin tam ortasından vuruyor; Cahide Sonku.

Rotayı sinemaya çevirmek

Bugün tamamen siyaset dışı bir yazı yazmak istiyorum. Türkiye’nin göz gözü görmeyen dumanlı coğrafyasından sizi alıp, çokça sevdiğim, derinden hayranlık beslediğim bir isimden Cahide Sonku’dan bahsetmek istiyorum. Cahide Sonku, Türk Sineması’nın en önemli isimlerinden birisi.. en şatafatlı günlerini akla zarar bir lüks içerisinde geçiren, güzelliği ve asil duruşu ile milyonları peşinden sürükleyen cazibeli ve yetenekli bir sanatçısı. Benim onu tanıdığım ilk film ise, Zeki Müren’le başrollerini paylaştığı ‘Beklenen Şarkı’ filmidir. Çok az kadında böylesine dik bir duruş zerafet ile bu denli güzel harmanlanabilir, bakışlar bu derece anlam ile yüklü olabilirdi. O zamanlarda Cahide Sonku’nun hazin sonu ile ilgili bir bilgim yoktu.

Boysan’ın Cahide’si

Boysan’da onu en çok etkileyen Cahide Sonku anısını şöyle anlatmış; ‘1940 yılında Muhsin Ertuğrul’la birlikte ‘Şehvet Kurbanı’ filmini çevirmişti. Bir tren kompartımanında, gıcıklayıcı bacak açışları ile Muhsin Bey’i yoldan çıkaran hanım rolünü oynadığında, biz arkadaşımızla birlikte: ‘Eh!...Bu durumda yoldan çıkılır’ diyebilmiştik’. Yaşım tutmadığından Boysan Dede’nin (dedem yaşında olmasından dolayı diyebilirim sanırım) şansına ben nail olamadım ve o filmlerin hiç birini sinema salonlarında izleyemedim. Fakat basit, bayağı bir çekicilikten uzak derin anlamlar yüklü oyunculuğu olduğu, izleyici ile arasında hoş bir iletişim kurduğu bilinen bir gerçek. Zaten bu yüzdendir ki, 1950’lere kadar adının geçtiği her yapım, her film rekor sayıda izleyici ile buluşmuş.

Acı Son

Ve bir gün gelirki artık 1948’de kurduğu film şirketi bir kundaklama sonucu içerisindki bütün filmler ile bir kül yığınına dönüşür. Bu Cahide Sonku içinde bir sonun başlangıcıdır. Eski şaşalı günlerine kavuşması bundan sonra neredeyse imkansızdır. Avuçlarının arasından kayıp giden bütün yatırımı, ona uzun yıllar arkadaşlık edecek içkiyi armağan eder. İçki ile gelen unutulma hissi, yıkılmışlık, nedeni bugün bile bilinmeyen bir bitmişlik hali sarar dört bir yanını. Durumu öylesine içler acısı bir hal alır ki ‘Bakirköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde isyankar tavırlarla ‘benim sonum böylemi olacaktı’ dıyerek karyola demirlerini yumruklayan yine o’dur’. (Boysan,Aydın, 2002, Yüzler ve Yürekler, YKY)

Kimseler, kimsecikler bilmese de o Türkiye’nin ilk kadın yönetmenidir. 1951’de 'Vatan ve Namık Kemal’i, 1953’de 'Beklenen Şarkı'yı, 1956’da 'Büyük Sır' filmlerini yöneten ilk kadın yönetmen, 1970 ve 80’li yıllarda, en yakın arkadaşlarından uzak, bitmiş bir haldedir. Nedir bir insanı bu kadar bitmişliğin içerisine çeken? Neydi Cahide Sonku gibi görenleri kendine aşık eden, iş disiplini ile kendine hayran bırakan, son derece kültürlü bu ‘hanımefendi’ yi başka alemlere sürükleyen yok oluşun sebebi?

Uzun yıllardır düşünüp bulamadığım bu soruların sebebinin bugün, vefa hissinden uzak kurulan çıkar arkadaşlıklarından sonra hissedilen derin hayalkırıklığı ve yanlızlık olduğunu düşünüyorum.

Cahide Sonku, 1981 yılında Alkazar Sineması’nda fenalaşarak öldü. Arkasından birbirinden güzel filmler ve hala aşık olunası bir çehre bırakarak. Cahide Sonku belki kimleri için, varlığının zamanda kıymetini bilmeyen, küpünü akarken doldurmayan sanatçılardan sadece biri, tıpkı Mesut Engin gibi. Fakat bu düşüş hikayesi nedense çocukluk yıllarımdan beri beni hepsinden çok etkilemiş.

Nedense zihnimde Cahide Sonku’nun daha hüzünlü ve kırık bir yeri var.

H
ayatta üzüleceklerimiz, öğreneceklerimizden çok olduğunda, bütün bir ömür bir keşkeye feda edilmiş demektir.


Gökhan KURTARAN

10 Haziran 2008 Salı

Türkiye’de Erkler Kavgası ve Kaos

Türkiye’de Erkler Kavgası ve Kaos

‘Yargıcıyla, avukatıyla tüm hukukçular esir alınmıştı Hitler rejimince. Hukuk profesörleri birer papağan, yargıçlar ise oyuncaktı Hitler’in elinde. Bugün Hitler’e uşaklık etmiş yargıçlara hukukçu demek mümkün müdür artık? Bunlar, siyasal cinayetlerin kiralık katilleridir. Bir yüksek kürsüye cübbeyle çıkmak, celatlığa meşrutiyet kazandıramaz hiç bir zaman’

Uğur Mumcu

Türkiye yakın tarıhin çabuk unutulduğu, göreceli olmasına rağmen uzak denebilecek tarihinde zaten harf devriminden sonra hiç okunamadığı enteresan bir ülke. Okuma alışkanlıklarımıza, araştırmacı gazetecilerimizin ne derece bireysel konforlarına düşkün olduklarına ise hiç girmeyeceğim şimdi. Kütüphanemin raflarında bir kaç senedir duran, ara ara okuduğum çok önemli bir kitap var. Bu kitaptan biraz bahsetmek istiyorum bugün; ‘Suçlular ve Güçlüler’. Uğur Mumcu’nun 70’lı yıllarda kaleme aldığı yazıların toplanmasından oluşmuş bir kitap. Şu anda basımı yapılıyor mu bilmiyorum ama ben bu kitabı Galatasaray Lisesi yakınlarında bir sahaftan almıştım. Üstelik üzerinde şu anda Meclis Başkan Vekili olarak Türkiye siyasetine katkıda bulunun Gürdal Mumcu’nun da imzası var.

Bu kitabın şimdi günümüzde yaşanan erkler kavgası ile ne ilgisi var? Uğur Mumcu bir çokları tarafından yılda bir kez ‘yine faili bulunmadı’ denilerek hatırlanır. Fakat yazdıkları da pek okunmaz araştırılmaz nedense? Aslında bugünün Türkiye’sini derinlemesine anlayan, kanıtları ile iddia getirmeyi bir görev adeleden Uğur Mumcu’nun 70’li yıllarda yazdıklarının bazıları bize bugün dahi yol gösterebilir. Bu yüzden de tekrar tekrar okunmalıdır.

Yukarıda neden Uğur Mumcu’nun sözlerine yer verdiğime gelince., bugün Türkiye,nin değişen dünya içerisindeki yerini anlamamıza yardımcı olacağını düşünüyorum. Bugun Avrupa Parlementosu ya da Komisyonu, Avrupa İnsan Hakları Makhemesi’nin herhangi bir kararını alaşağı edemez, onun kendi iradeleri çerçevesinde şekillenmesini talep edemez. Bunu düşünmek, her hangi bir şeçilmiş çoğunluğun iradesi ile mahkemelerin karar vermelerini talep etmek bile, akıllara Hitler Almanya’sının taraflı mahkemelerini ve kararlarını akla getirir.

Bu yüzdendir ki, yargıçlar siyasi iradeden uzak tutulmaya, yasalar çerçevesinde korunmaya, kendi kararlarını ‘akıl’ ve ‘yasalar’ çevçevesinde vermeye yönlendirilmiş, tüm sistem bunun üzerine kurulmuştur.

Bugün Türkiye’de kımilerini mutlu, kimilerini mutsuz etse de, Türkiye’nin en tepesinde bulunan yargı kurumu ağır eleştiriler altında. Üzerinde üstelik izlenme ve dinlenme gibi yan baskılar da bulunmakta. Yargı bu baskı altında ‘siyasi iradenin isteği’ doğrultsunda karar vermeye zorlanmakta. Bunun akılla izah edilebilir bir durumu yok. Uğur Mumcu’nun da dediği gibi ‘esir alınmış hukuçular’ ve ‘papağan hukuk profesörleri’ yaratılmak istenmektedir ki, bu ancak Hitler rejimi gibi diktatörel bir sisteme götürür Türkiye’yi. Her ne kadar korku coğrafyasında yaşaman istemiyor, korku siyasetinden uzak kalmaya çalışıyorsak da, seçim kazanmışların padişahlık benzeri bir dayatma ile de yargının kararlarını yok sayma çabalarını kabullenmemiz mümkün değil.

21.yy.’da Türkiye’yi ülkesinde seçim yapılan İran, Mısır, Suriye gibi ülkelerden farklı kılan, bağımsız erklerinin, ve işleyen bir yargı sisteminin olması, devletin temel değerlerinin anayasa tarafından koruma altına alınmış olmasıdır.

Devlet içerisinde Diyanet İşleri Başkanlığı’na sahipken, hocaların maaşlarını öderken, diğer dini dinlerin liderlerine herhangi bir ödeme yapmazken, Aleviler Cemevleri’nin giderlerini ceplerinden karşılarken, Türkiye ne kadar laiktir? Bu uzun bir tartışmadır ve Türkiye’nin daha seküler bir devlet olabilmesi ve bütün vatandaşlarına eşit mesafede olabilmesi için yeniden defalarca tatışılmalıdır.

Gökhan KURTARAN

09 Haziran 2008 Pazartesi

Televizyonsuzluk Sendromu

Yaklaşık dokuz ayımı Türkiye’den uzakta geçirdikten sonra, yeniden ülkeme, yine ülkemin içerisinden, ufak ama huzurlu, güneyde bir tatil beldesinden bakabilme fırsatı edindin. Siyaset tamtamlarının seslerinin her zamankinden yoğun olduğu şu günlerde, yaratılan apolitik rüzgarda insanların kendıleri ve geçmişleri ile sadece diziler üzerinden yüzleşebildiklerini üzülerek bir kez daha gördüm. Saf aşklar artık Elveda Rumeli’nin sarımtırak çekim renklerindeki gibi solgun, sevgililer Yaprak Dökümü’nün Ferhunde’si kadar işini bilir, güçlü ve dirayetli, erkekler Polat Alemdaroğlu kadar her bir mevzuda muktedir, onun kadar çatık kaşlı, bağrı yanık ve vatansever. Kızların rüyalarını ise bilmem hangi holdingin sahibi falanca Bey’in, kraliçelere layık düğün yaptığı Şehrezat olmak...onun sahip olduklarına kavuşmak, öyle bir evde, hiç bir şey yapmadan, lüks ve konfor içerisinde yaşamak. Kısacası bir kez daha erkeğin bin bir gecesini dolduran, erkeğin uzantısı, garip bir eklentisi olarak hayata devam etmek...ve sonrası.

Medya okumaya başladığım ilk günlerde dek sorgulamadığım düşünceler, çarklarında para ve insan öğüten ve karşısında ona bakan voyorist gözlerle hayatını devam ettirebilen televizyonun, nasıl da hayatlarımızın tam da orta yerine kurulduğunu gösteriyor her seferinde. Salonlarımızın, ev eşyalarmızın bile sıralanışı, dizilişi televizona doğru bakar halde. Sanki eşyalarımızda bizimler beraber televizyon izliyormuşcasına. En yakınımız ile konuşurken gözlerimizi ayırmadığımız salonun köşesinde duran bir siyah kutu... Yaşamın her karesinin ekranda birbiri ardına akarken, fakedilemeden harcanan zamanın da ve ellerimizden kayıp gider yılların da belkide yegane sorumlusu.

Dokuz ay önce Finlandiya’ya gittiğimde bir televiyonum yoktu. Ev eşyası ve kurulu düzen konusunda ve daha bir çok konuda bir kez daha sıfırdan başlamıştım. Televizyonsuzluk önce bir boşluk hissi yaratıyor 21.yy. da. Bir anda siz ne derseniz yapan arkadaşınız, sevgiliniz, karınız, kocanız, artık ne derseniz deyin (bütün bunlar bir televizyonda mevcuttur) yanınızda yok. İşte o anda, yanımda ailemin ve arkadaşlarımında olmamasından dolayı, önce daha çok okumaya, daha sonra daha fazla düşünmeye başladım. Aklımdan öylesine alangirli düşünceler geçiyor, zihnimdeki her anı, öylesine bir jet hızıyla aklımın bir köşesinden ötekisine doğru hareket ediyordu ki...artık ben onları kontrol edemez, düşünmekten, sorular sormaktan kendimi alıkoyamaz olmuştum. Hayatımda ilk kez kendimle bu denli baş başa kalmış, derin muhekemelere girişmiştim. Şimdi aradan geçen zamanda şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, bu birazda televizyonsuzluktandı. Bir müptelanın elinden içkisinin, sigarasının, daha da kötüsü uyuşturucusunun alınmasının ortaya çıkaracağı derin bir psikolojik kriz hali. Bende de, bu boşluk hissi, yıllarca aklımda TV izlereyerek bastırdığım bazı mevzuların yeniden belirmesine, gün yüzüne çıkmasına neden olmuştu belki...bilemeyeceğim. Belki de insanların tam olarak hangi konular üzerine düşünürken, TV izlemeye karar verdiğini incelemek, TV'siz kaldıklarında nasıl davranıp, neler düşündüklerini daha çok araştırmak, bu konuların üzerine daha çok kafa yormak lazım.

Bildiğim tek şey var ki; televizyon 21.yy’ın en apolitik aracı (medium) ve sanırım bundan sonra da öyle olmaya, bir anlamda kitlelerin daha fazlasını isteyen (ask for more) bakışları ile beslenen bir makine olarak hayatına uzun yıllar devam edecek. Kitlelerin hayatlarına ne kattığı ile ne götürdüğünün muhesebesi ise, naçizane şu anda benim yapmaya çalıştığım gibi, bizden sonra gelenler tarafından da yapılmaya devam edecek. Acaba terazinin ne tarafı ağır çekiyor yaşadığımız yüzyılda?


Gökhan KURTARAN

GEZİ: Tek Gerçek Ütopya; YENİ ZELANDA


Geçen yıl Yeni Zelanda üzerine kaleme aldığım ve WHOP dergisinde de yayınlanan bir gezi yazımı, okumayanlar ve bu güzel ülkeyi daha yakından tanımak isteyenler için yeniden yayınlıyorum. Umarım beğenirsiniz. Dünyanın bir ucunda yer alan, barış dolu bu topraklara ben 'tek gerçek ütopya' diyorum ve bu tanımlamamda da pek hatalı sayılmayacağımı düşünüyorum. Okuyun, hak vereceksiniz. Keyıifli bir hafta dilerim hepinize....

Gökhan KURTARAN


Tek Gerçek Ütopya; YENİ ZELANDA


Tüm okuyucularımızı uçakla bir günden fazla sürecek olan fiziki bir yolculuğa çıkartamayacak olsak da, en azından hep birlikte, son yıllarla adını sıkça duyduğumuz Yeni Zelanda’ya satırlar arasında bir geziye çıkabiliriz. Kemerlerinizi bağlayın ve kalkışa hazırlanın. Satırlar arasında ki Yeni Zelanda yolculuğumuz İstanbul’da başlayacak ve Avusturalya’nın 800 km güneydoğusunda olan Yeni Zealanda’da sona erecek. Heyecan dolu bir yolculuk için nefeslerinizi tutun...

Yüz ölçümü yaklaşık olarak Japonya kadar olan ve dünyanın tam anlamıyla diğer ucunda ki, 3.8 milyon insanın yaşadığı, rüyalardan çıkma sonsuz huzur ülkesine, Yeni Zelanda’ya hoşgeldiniz.Yeni Zelanda dünyanın dört bir yanında örneğine rastlanmayan bir doğa düşkünlüğünün, kültürler arası barışın ve hep arayışında olduğumuz huzurun yegane başkentidir. Malezya, Singapur veya Quantas Havayolları ile Yeni Zelanda’ya ulaşmak mümkün. Uzun süren bir uçus olsa da uçaklar son derece konforlu ve uçuş görevlileri rahat bir yolculuk geçirmeniz için ellerinden geleni yapıyor. Uçağın penceresinden aşağıya bakıyorsunuz ve gördüğünüz hiç bir renk bu zamana kadar gördüklerinize benzemiyor. Adeta siz yıllardır silinmemiş arabanızın ön camını silecekle silmişsiniz de önünüzdeki herşey daha bir net görünüm kazanmış. Uçak alçaldıkça heyecanınız da artıyor ve sizi Auckland Havalanı’nın sembolü olan bir yelken ve yanında “Yelkenliler şehrine hoşgeldiniz” yazısı karşılıyor.

Yeni Zelanda’nın tarihi Avrupalılar açısından çok eski olmasa da, Yeni Zelanda’nın ilk sahipleri Maoriler açısından çok eskilere dayanıyor. Bu halen “yeni” ve “bakir” alan ilk kez Maoriler tarafından MÖ. 800 yılında keşfedilmiş. Maori mitolojisine göre, Kupe adında bir Maori, Hawaiki denilen Tahiti yakınlarındaki bir adadan okyanusa kafa tutarak bu güzel ülkeyi bulmuş. Kupe’nin karısı ise bu muhteşem adalar topluluğuna “Uzun Beyaz Bulut” anlamına gelen “Aotearoa” adını vermiş. Maoilerin hiç bir zaman yazılı bir tarihi olmamış. Bütün mitolojilerini ve tarihlerini, ahşap evlerinin duvarlarına kazımışlar. Muhteşem bir sannatsallık içinde tarihlerini anlatmışlar. Oymacılıkta usta yerliler bugun bile tarihleri hakkında yazılıya sahip olan topluluklardan daha fazlasını bilebilmekteler. Tanıştığınız bir yerlinin size sekiz nesil öncesinden dün gibi bahsettiğini görünce, aslında kimin ilkel kimin gelişmiş olduğu konusunda büyük şüphelere düşünüyorsunuz.

Bu dünyanın en huzurlu ülkesinden Avrupalılar ancak 1642 yılında kaşif Abel Tasman’ın yaptığı geziler sonucunda haberdar olabilmiş. Tasman bu ülkeye şimdiki adını vermiş; “Niuew Zeeland”. Fakat Tasman’ın bu gezisi tayfasından üç kişinin öldürülmesine neden olunca kimse uzun süre Yeni Zelanda’ya gitmek istemez. 1769’da James Cook adaların sadece batı sahillerini değil, tümünü dolaşır. Yanında Polnezya adalarından getirdiği ve Maori diline çok yakın bir dil konuşan rehber sayesinde insanlarla çok sıcak ilişkiler kurar. Bu tarihten sonra adada Avrupalıların nüfusu hızla artarken, Maorilerin nüfusu hızla azalır. 1900 lere gelindiğinde Maorilerin nüfusu 42.000 dir. Çatışmalardan sıkılan Avrupalılar ve Maoriler, bugün bile çok tartışılan Waitangi Antlaşması’nı imzalarlar. Bu antlaşma bir anlamda bir uzlaşma bir anlamda yeni anlaşmazlıkların başlangıcı anlamına gelmektedir. Fakat herşeye rağmen bugün dünyanın en huzurlu ülkelerinden biri olması bu antlaşma ile gerçekleşmiştir. İngiliz söürgesi olarak yoluna devam eden ülke, İngiltere’nin yanında I. ve II. Dünya Savaşları’na girip büyük kayıplar verdikten sonra, 1947’de bağımsız oldu.

Yeni Zelanda’da yaşayan Avrupalılara Maori dilinde “Pakiha” adı verilirken, bugün Yeni Zelanda’da yaşayanlara “Kiwi” denilmektedir. Kiwi aslında hem bildiğimiz yeşil ve tüylu ve C vitamini açısından çok zengin olan meyvenin adı, hem de sadece Yeni Zelanda’da yaşayan, gece beslenen ve uçamayan, uzun gagalı kuşun adıdır. Bu uçamayan kuşun uçamamasına ise şaşırmamak gerekli, çünkü kendisinin av yapacak olan yılanlar Yeni Zelanda topraklarında bulunmamaktadır. Evet Yeni Zelanda topraklarında tek bir yılan bile yoktur.

Yeni Zelanda’nın tarihi birazda uzlaşmanın tarihidir ve bu yemyeşil adaların insanları uzlaşmacı ve huzur aşığı insanlardır. Sokaklarında kavgaya bağırtılara rastlanmaz. Yeşillikler arasında iki katlı evlerinde yaşarken, en az bir sporu düzenli olarak yaparlar. Sabahın erken saatlerinde yollarda koşuya çıkanları, bisiklete binenleri, tenis oynayanları rahatlıkla görebilirsiniz. Doğaya saygı konusunda ise Yeni Zelandalılar adeta her biri Greenpeace üyesi gibi davranan vatandaşlardır. Hafta içi çalışan yorulan insanları, Pazar günü bahçe temizliği yaparken ya da çimleri biçerken görmek sık rastlanılan bir görüntü.

Şehir hayatı da tıpkı doğası kadar çekicidir Yeni Zelanda’da. En büyük şehirleri Auckland, Welington, Christchurch ve Dunedin’dir. 3.8 milyon olan ülkenin nufusunun yaklaşık %30’u Auckland’da yaşamakta ve kozmopolit bir yaşam sürmektedir. Yaşamın her rengini sokaklarda görmek, ve dünyanın dört bir yanından gelen insanların doldurduğu meydanların keyfini sürmek mümkün. Fakat Yeni Zelanda’ya gidildiğinde en çok beğenilen yerler, her yerde görülebilecek olan şehir yaşantısından çok, eşsiz dogasıdır. Bunun için daha az dağlık olan kuzey adasından bir geziye başlamak ve önce Rotorua’yı ziyaret etmek gerekir.

Rotorua volkonik oluşumların sonucunda ortaya çıkan devasa gayzerlerin, kimyasal havuzların, kaplıcaların olduğu muhteşem bir şehirdir. Havadaki kükürt kokusundan dolayı şehire ilk gelenler, bu şehiri pek çekici bulmasa da, biraz daha yakından tanımak için sabredenler, bu cömet şehirin nimetlerini gördükçe ona adeta aşık olacaktır. Kuzey adasının olmazsa olmazlarından bir diğeri ise Coromendal adı verilen yarımadadır. Burası adeta Akdeniz sahillerini andırır. Auckland’da yaşayan hemen herkesin burada da bir yazlığı vardır fakat bu yazlıklar büyük ve lüks olmaktan çok, küçük ve kullanışlıdır.

Auckland hemen her sahile yakın olduğundan dolayı, gençler genellikle haftasonlarını şehirden uzakta sörf yaparak geçirirler. Sporun her türlüsü ile içli dışlı olan gençlerin en büyük zevklerinden birisi de Yeni Zelanda ile ün kazanmış olan Bungee Jumpingtir. Tabi tüm bu adrenalini yüksek deneyimler için Güney Adası’na geçmeyi beklemek lazım. Sırada daha başkent Wellinton var. Wellington, insana İzmir’i hatırlatıyor. Fakat daha düzenli olan Wellington’ta çok sayıda Yunan’da yaşamaktadır. Beyaz Akdeniz mimarisine sahip evleri olan Wellington, aynı zamanda “Atatürk Ulusal Parkı”na da sahiptir. Conk bayırını andıran geniş bir alan içerisinde Atatürk Mozalesi’de bulunmaktadır.

Güney adası ise adeta bambaşka bir dünyadır. Yüzüklerin Efendisi filminden çıkma görüntüleri ülkenin güney adasında görebilmek mümkün. Daha kırsal bir hayata sahip olan güney adasında yaşayan insan sayısından çok koyuna rastlamış olmak yolculuğunuzun en ilginç deneyimlerinden olabilir. Güney adasının en önemli iki şehiri Dunedin ve Christchurch’tür. Dünyanın dört bir yanından gelenler tabiki yaşadıkları şehire de kendi damgalarını vurmuşladır; Christchurch’te daha fazla İngiliz yaşam tarzı göze çarparken, Dunedin İrlanda ve İskoçya’yı andıran bir mimariyi ve yaşam tarzı dikkati çeker.Adanın en önemli şehirlerinden birisi de eğlencenin başkenti, adrenalin şehri Queenstown’dur. Queenstown’da foxflying, bungee jumping, white water rafting ve akla gelebilecek her türlü maceranın yaşanabilir.

Olmazsa olmazlardan olan Milford Sound ise adanın en özel bölgesi. 55 km’lik dağlık alanda yapılan ve dört gün süren, teknolojiden uzak, doğanın içinde muhteşem bir parkur. Yol boyunca Yeni Zelanda florasını görmekle kalmıyor, aynı zamanda binlerce şelalenin de seyrine dalıyorsunuz. Varış noktasında göreceğiniz manzara ise hayatınız boyunca aklınıza kazınacak binlerce şelalenin denizle buluştuğu nokta olan Milford Sound’tur.

Yeni Zelanda’nın günümüzde giderek popüler bir ülke halini almasının aslında sebebi, yüzyılımızın teknolojisi ve küresel problemleri içerisinde bunalmış olan bizlerin, hep içimizde olan kaçış isteğidir.Yeni Zelanda dün olduğu gibi bugün de içimizdeki gezgini harekete geçirebilecek kadar çekici olan, huzurun ve doğanın başkenti, yeryüzünün tek gerçek ütopyasıdır.

Darağacı Demokrasisi


“…Ben en iyisi geçen yıl tanıştığım birinin öyküsünü antlayım size. Kırk yılda bir yaşanabilecek, çok tuhaf bir olay geçmişti bu adamın başından. Birkaç kişiyle birlikte idam sehpasına çıkardılar kendisin, işlediği siyasi suçtan dolayı ölüm cezasına mahkûm edildiğine dair yargı kararını okudular yüzüne; yirmi dakika kadar sonra, bağışlandığına, daha doğrusu ölüm cezasının kaldırılıp, yerine daha hafif bir ceza verildiğine ilişkin bir başka karar okudular. Ama bu iki karar arasında geçen çeyrek saatlik süreyi adam, sayılı birkaç dakikadan sonra öldürüleceğine, kesinlikle öldürüleceğine inanarak yaşadı… Şu anda varım yaşıyorum, üç dakika sonra bir şey olacağım, ama ne olacağım, üç dakika sonraki ben kim olacak?”

Bu dramatik bölüm Dostoyevski’nin ünlü eseri Budala’da ana karakter Prens Mışkin’in bir idam mahkûmunun son gününün tasvirini yaptığı kısımdan alınmıştır. Dostoyevski idamın herhangi bir cinayetten bile ağır olduğunu, insanların idam mahkûmlarından tek farkının ölecekleri zamanı tam olarak bilmiyor oluşları olduğunu savunmaktadır.

İdam gerçekten de herhangi bir cinayetten çok daha ağırdır ve hiçbir suça karşılık gelmediği gibi “sistematik bir barbarlıktır”.

İdam kelime anlamı olarak “yokluk” anlamına gelen adem kelimesinden gelmektedir ve “vücudu ortadan kaldırmak, yok etmek” anlamını taşımaktadır. Tarih boyunca toplumsal düzeni sağlamak adına, işlenen suçun cezasının topluma ibret teşkil etmesi amacıyla, sayısız insan suda boğma, ateşe atma, iple asma, kurşuna dizme, gaz odasında tutma, zehirli iğne ve giyotin gibi birbirinden farklı idam yolları kullanılarak öldürüldü. Fakat dünyada suçun en eski halleri halen hüküm sürmekte. Peki, idam neden halen bazı ülkelerin sıkça başvurduğu bir ceza yolu?

Bugün idama sesini çıkartmayarak kayıtsız kalan ya da çeşitli çıkar gurupları ile arasındaki ilişkiyi bozmamak adına sessiz kalmayı seçen çok sayıda siyasetçi ve sanatçı varken, idama karşı olmanın büyük cesaret istediği zamanlarda düşüncelerini açıkça savunmayı seçen yazarlar vardı. Bu konuda bilinen ilk belli başlı eser Beccaria tarafından 1764’te “Suçlular ve Cezalar” olarak yayınlandı. Ardından onun idam karşıtı duruşunu Voltaire de “Adaletin ve İnsanlığın Ödülü” adlı eseriyle destekledi. Fakat her şeye rağmen tarihte idam karşıtı olanlarının isim listesi, idam destekçilerinden daha kısa olsa da, “insan hayatının önemini” bilenler ve savunanlar bugün hala hatırlanmaktadır. Bugün Avrupa ülkelerinde idam Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. Protokolü ile kaldırılmıştır. Kısacası Beccaria’nın, Dostoyevski’nin, Victor Hugo’nun, Voltaire’in yazdıkları, idam karşıtı olan duruşları, günümüz Avrupa’sında yerini bulmuştur. İdam gibi dehşet verici bir sistematik ve yasal cinayetin karşısında en sonunda hayır diyebilmiş olan Türkiye de bir anlamda “insan merkezli düşünceye” ve AB’ye katılım konusunda ki samimiyetini ispatlamıştır.

Son idam haberi, 2006’nın son gününde Ortadoğu’dan geldi; Müslümanların kutsal günü arifede bir haber ve görüntü düştü tüm televizyon kanallarına ve internet sitelerine. Irak’ın devrik lideri Saddam Hüseyin, Şii cellâtlar tarafından sabah 5.00 sularında idam edilmişti. Ülkesini yıllarca diktatörlükle yöneten, ABD desteği ile İran’a savaş açan, kimyasal silah kullanmaktan çekinmeyen Saddam Hüseyin, II. Körfez Savaşı ile birlikte kullanım süresinin de sonuna gelmişti. Her kurgulanan oyun gibi bunun da bir sonu olacak, petrol kuyularının geliri, Irak’ta yaratılan kaos sayesinde birilerinin yararına işletilecekti. Zaten Irak’ta kaosun birilerinin işine yaradığı o kadar açık ki, Saddam gibi bugün bile Sünni Iraklılarca desteklenen bir adamı Şii cellâtların hakaretleri ile ipe göndermek ve idam görüntülerini yayınlamak, Irak’taki ateşe benzin dökmek isteyen bir zihniyetin dâhiyane fikri olabilir ancak.


Peki, ne olacak? Tüm Irak şimdi bunalımı damarlarında hissedecek. ABD vasıtasıyla batıdan nefret etmeyi öğrenmiş milyonlar, yeni doğanlara daha köklü nefret tohumları ekmeye devam edecekler. Saddam artık olduğundan da önemli bir hal alacak ve adeta ruhani liderleri, unutulmaz kahramanları olarak yaşayacak. İdam gibi barbarca bir yolla ortadan kaldırılan Saddam’a getirilen en büyük suçlama bir diktatör oluşuydu. Peki, birinin idam edilmesi hangi kanunla desteklenirse desteklensin, ne denli demokratik olabilir. Hangi demokrasi yağlı urganın ucunda adam asmanın gerekçesi olabilir?

İşte bu kaosu zamanında fark eden Avrupa basını olacakları zaten açıkça yazmıştı. Örneğin İngiliz Daily Telegraph “Saddam Hüseyin’in idam edilmesinin Irak’ta mezhep savaşlarına son vereceğini düşünmenin safça olduğunu” belirtmişti. Dünyanın birçok yerinden idama farklı tepkiler gelirken, aslında kendisine en yakışan tepkileri Avrupa basını verdi. Örneğin, İtalya gazeteleri Saddam Hüseyin’in idam edilmesini “barbarca ve aşağılayıcı” olduğunu belitti ve körfezde yaşanabilecek bir iç savaş tehlikesini işaret etti. Her ne kadar Avrupa basınında La Stampa de Turin gibi idamın haklılığını savunan gazeteler bulunsa da, bugünün Avrupa’sında halen Albert Camus, Victor Hugo, Dostoyevski, Voltaire gibi düşünürlerin ruhunun yaşadığı görüldü.

İdamın insani boyutuna yakından bakmak gereklidir. İdamın her kim için istenirse istensin bir çözüm olmadığı, yüzyıllardır dünyada ki hiçbir tümörleşmiş kötülüğü yeryüzünden silemediği, kimseye ibret falan da olmadığı bilinmelidir. Umur Talu’nun 31 Aralık tarihli Sabah gazetesindeki yazısında öne sürülen tek olumlu yön diye nitelediği “ tüm diktatör özentilerinin insanlığa karşı suç işleyenler için, dünyanın giderek küçüldüğü ve işledikleri suçun hesabını bir gün mutlaka verecekleri” inancı yaşanan dehşet ve rezalete bakıp züğürt tesellisi çıkartmaktan başka bir şey değildir. Fakat yazarın idam cezasını kaldırmış olan Türkiye’nin “müttefiki” ABD ile arasını bozmamak için sesini fazla yükseltmemiş olması yorumunu da oldukça doğru bir tespittir. İdamı siyasi boyuttan alıp, insani boyuta taşıyan Murat Belge ise “Saddam ve İdam” yazısı (31.12.06 Radikal gazetesi) aslında idam karşısında nasıl bir tutum izlenmesi ile ilgili olarak insanlığımızın şah damarına dokunuyor;

“Hayat denen şeyin ölüm denen şeye karşı direncini düşünüyorum. Bir insanı değil, örneğin sıkılan bir nefes borusunu, atan bir damarı, titreyen bir kası düşünüyorum ve bunlardan canın çıkıp gitmesini”

İnsana insanlığı, doğuluya demokrasiyi ve medeniyeti sunma vaadi ile girilen topraklarda bu zamana kadar 650 binden fazla insan öldü. Belki de bu son idam vakasından sonra hızla bir iç savaşın içerisine sürüklenecek olan Irak’ta daha bunun gibi binlercesinin kolu bacağı havalarda uçuşacak. Ortadoğu’da nehirler daha kim bilir kaç yıl kan kırmızısı akacak? Bir gerçek var ki bugün Irak dününden çok daha kötü. Her gün yüzlerce insan ölürken her Irak halkının hem de olanları televizyonları başından izleyen insanların akıllarına bir soru geliyor; “Şimdi daha mı iyi oldu?” Kimilerine göre Irak kendi başına demokrasisine kavuşamayacaktı. O yüzden de dış müdahaleye ihtiyacı vardı ve Saddam’ın ortadan kaldırılması demokratik Irak’ın yolunu açtı. Bu tür düşüncelere gerekli cevabı Yunanlı şair Konstantinos Kavofis yıllar önce vermiş. Sonuç olarak maalesef cinayet cinayetle çözülmüyor ve yasal kan davası idam hiçbir yere huzur getirmiyor.

—Pazaryerine toplanmış ne bekleşiyoruz böyle?

Barbarlar geliyormuş bugün.

—Bu ne durgunluk senatoda?

Neden yasamaz oldu senatörler?

Barbarlar geliyormuş bugün

Yasamanın gereği var mı?

Barbarlar yasa koyarlar kendilerince


—Nerde ünlü söylevcilerimiz?

Neden konuşmuyorlar?

Barbarlar geliyormuş bugün,

Barbarlar güzel sözlere kulak asmazlar ki?

Gece oldu, barbarlar gelmedi de ondan

Sınırlardan dönen bir takım kimselere

Barbarlar yok artık, diyorlar.


Peki, şimdi Barbarlarsız ne yaparız biz?

Ne de olsa çıkar yol demekti onlar.


(Konstantinos Kavofis, Türkçesi: İoanna Kuçuradi, A.Turan Oflazoğlu)

Gökhan KURTARAN


Not: Resim aşagıda belirtilen siteden alınmıştır.

www.dogancanulker.com/wp-content/uploads/2007/06/idam.jpg