
“…Ben en iyisi geçen yıl tanıştığım birinin öyküsünü antlayım size. Kırk yılda bir yaşanabilecek, çok tuhaf bir olay geçmişti bu adamın başından. Birkaç kişiyle birlikte idam sehpasına çıkardılar kendisin, işlediği siyasi suçtan dolayı ölüm cezasına mahkûm edildiğine dair yargı kararını okudular yüzüne; yirmi dakika kadar sonra, bağışlandığına, daha doğrusu ölüm cezasının kaldırılıp, yerine daha hafif bir ceza verildiğine ilişkin bir başka karar okudular. Ama bu iki karar arasında geçen çeyrek saatlik süreyi adam, sayılı birkaç dakikadan sonra öldürüleceğine, kesinlikle öldürüleceğine inanarak yaşadı… Şu anda varım yaşıyorum, üç dakika sonra bir şey olacağım, ama ne olacağım, üç dakika sonraki ben kim olacak?”
Bu dramatik bölüm Dostoyevski’nin ünlü eseri Budala’da ana karakter Prens Mışkin’in bir idam mahkûmunun son gününün tasvirini yaptığı kısımdan alınmıştır. Dostoyevski idamın herhangi bir cinayetten bile ağır olduğunu, insanların idam mahkûmlarından tek farkının ölecekleri zamanı tam olarak bilmiyor oluşları olduğunu savunmaktadır.
İdam gerçekten de herhangi bir cinayetten çok daha ağırdır ve hiçbir suça karşılık gelmediği gibi “sistematik bir barbarlıktır”.
İdam kelime anlamı olarak “yokluk” anlamına gelen “adem” kelimesinden gelmektedir ve “vücudu ortadan kaldırmak, yok etmek” anlamını taşımaktadır. Tarih boyunca toplumsal düzeni sağlamak adına, işlenen suçun cezasının topluma ibret teşkil etmesi amacıyla, sayısız insan suda boğma, ateşe atma, iple asma, kurşuna dizme, gaz odasında tutma, zehirli iğne ve giyotin gibi birbirinden farklı idam yolları kullanılarak öldürüldü. Fakat dünyada suçun en eski halleri halen hüküm sürmekte. Peki, idam neden halen bazı ülkelerin sıkça başvurduğu bir ceza yolu?
Bugün idama sesini çıkartmayarak kayıtsız kalan ya da çeşitli çıkar gurupları ile arasındaki ilişkiyi bozmamak adına sessiz kalmayı seçen çok sayıda siyasetçi ve sanatçı varken, idama karşı olmanın büyük cesaret istediği zamanlarda düşüncelerini açıkça savunmayı seçen yazarlar vardı. Bu konuda bilinen ilk belli başlı eser Beccaria tarafından 1764’te “Suçlular ve Cezalar” olarak yayınlandı. Ardından onun idam karşıtı duruşunu Voltaire de “Adaletin ve İnsanlığın Ödülü” adlı eseriyle destekledi. Fakat her şeye rağmen tarihte idam karşıtı olanlarının isim listesi, idam destekçilerinden daha kısa olsa da, “insan hayatının önemini” bilenler ve savunanlar bugün hala hatırlanmaktadır. Bugün Avrupa ülkelerinde idam Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. Protokolü ile kaldırılmıştır. Kısacası Beccaria’nın, Dostoyevski’nin, Victor Hugo’nun, Voltaire’in yazdıkları, idam karşıtı olan duruşları, günümüz Avrupa’sında yerini bulmuştur. İdam gibi dehşet verici bir sistematik ve yasal cinayetin karşısında en sonunda hayır diyebilmiş olan Türkiye de bir anlamda “insan merkezli düşünceye” ve AB’ye katılım konusunda ki samimiyetini ispatlamıştır.
Son idam haberi, 2006’nın son gününde Ortadoğu’dan geldi; Müslümanların kutsal günü arifede bir haber ve görüntü düştü tüm televizyon kanallarına ve internet sitelerine. Irak’ın devrik lideri Saddam Hüseyin, Şii cellâtlar tarafından sabah 5.00 sularında idam edilmişti. Ülkesini yıllarca diktatörlükle yöneten, ABD desteği ile İran’a savaş açan, kimyasal silah kullanmaktan çekinmeyen Saddam Hüseyin, II. Körfez Savaşı ile birlikte kullanım süresinin de sonuna gelmişti. Her kurgulanan oyun gibi bunun da bir sonu olacak, petrol kuyularının geliri, Irak’ta yaratılan kaos sayesinde birilerinin yararına işletilecekti. Zaten Irak’ta kaosun birilerinin işine yaradığı o kadar açık ki, Saddam gibi bugün bile Sünni Iraklılarca desteklenen bir adamı Şii cellâtların hakaretleri ile ipe göndermek ve idam görüntülerini yayınlamak, Irak’taki ateşe benzin dökmek isteyen bir zihniyetin dâhiyane fikri olabilir ancak.
Peki, ne olacak? Tüm Irak şimdi bunalımı damarlarında hissedecek. ABD vasıtasıyla batıdan nefret etmeyi öğrenmiş milyonlar, yeni doğanlara daha köklü nefret tohumları ekmeye devam edecekler. Saddam artık olduğundan da önemli bir hal alacak ve adeta ruhani liderleri, unutulmaz kahramanları olarak yaşayacak. İdam gibi barbarca bir yolla ortadan kaldırılan Saddam’a getirilen en büyük suçlama bir diktatör oluşuydu. Peki, birinin idam edilmesi hangi kanunla desteklenirse desteklensin, ne denli demokratik olabilir. Hangi demokrasi yağlı urganın ucunda adam asmanın gerekçesi olabilir?
İşte bu kaosu zamanında fark eden Avrupa basını olacakları zaten açıkça yazmıştı. Örneğin İngiliz Daily Telegraph “Saddam Hüseyin’in idam edilmesinin Irak’ta mezhep savaşlarına son vereceğini düşünmenin safça olduğunu” belirtmişti. Dünyanın birçok yerinden idama farklı tepkiler gelirken, aslında kendisine en yakışan tepkileri Avrupa basını verdi. Örneğin, İtalya gazeteleri Saddam Hüseyin’in idam edilmesini “barbarca ve aşağılayıcı” olduğunu belitti ve körfezde yaşanabilecek bir iç savaş tehlikesini işaret etti. Her ne kadar Avrupa basınında La Stampa de Turin gibi idamın haklılığını savunan gazeteler bulunsa da, bugünün Avrupa’sında halen Albert Camus, Victor Hugo, Dostoyevski, Voltaire gibi düşünürlerin ruhunun yaşadığı görüldü.
İdamın insani boyutuna yakından bakmak gereklidir. İdamın her kim için istenirse istensin bir çözüm olmadığı, yüzyıllardır dünyada ki hiçbir tümörleşmiş kötülüğü yeryüzünden silemediği, kimseye ibret falan da olmadığı bilinmelidir. Umur Talu’nun 31 Aralık tarihli Sabah gazetesindeki yazısında öne sürülen tek olumlu yön diye nitelediği “ tüm diktatör özentilerinin insanlığa karşı suç işleyenler için, dünyanın giderek küçüldüğü ve işledikleri suçun hesabını bir gün mutlaka verecekleri” inancı yaşanan dehşet ve rezalete bakıp züğürt tesellisi çıkartmaktan başka bir şey değildir. Fakat yazarın idam cezasını kaldırmış olan Türkiye’nin “müttefiki” ABD ile arasını bozmamak için sesini fazla yükseltmemiş olması yorumunu da oldukça doğru bir tespittir. İdamı siyasi boyuttan alıp, insani boyuta taşıyan Murat Belge ise “Saddam ve İdam” yazısı (31.12.06 Radikal gazetesi) aslında idam karşısında nasıl bir tutum izlenmesi ile ilgili olarak insanlığımızın şah damarına dokunuyor;
“Hayat denen şeyin ölüm denen şeye karşı direncini düşünüyorum. Bir insanı değil, örneğin sıkılan bir nefes borusunu, atan bir damarı, titreyen bir kası düşünüyorum ve bunlardan canın çıkıp gitmesini”
İnsana insanlığı, doğuluya demokrasiyi ve medeniyeti sunma vaadi ile girilen topraklarda bu zamana kadar 650 binden fazla insan öldü. Belki de bu son idam vakasından sonra hızla bir iç savaşın içerisine sürüklenecek olan Irak’ta daha bunun gibi binlercesinin kolu bacağı havalarda uçuşacak. Ortadoğu’da nehirler daha kim bilir kaç yıl kan kırmızısı akacak? Bir gerçek var ki bugün Irak dününden çok daha kötü. Her gün yüzlerce insan ölürken her Irak halkının hem de olanları televizyonları başından izleyen insanların akıllarına bir soru geliyor; “Şimdi daha mı iyi oldu?” Kimilerine göre Irak kendi başına demokrasisine kavuşamayacaktı. O yüzden de dış müdahaleye ihtiyacı vardı ve Saddam’ın ortadan kaldırılması demokratik Irak’ın yolunu açtı. Bu tür düşüncelere gerekli cevabı Yunanlı şair Konstantinos Kavofis yıllar önce vermiş. Sonuç olarak maalesef cinayet cinayetle çözülmüyor ve yasal kan davası idam hiçbir yere huzur getirmiyor.
—Pazaryerine toplanmış ne bekleşiyoruz böyle?
Barbarlar geliyormuş bugün.
—Bu ne durgunluk senatoda?
Neden yasamaz oldu senatörler?
Barbarlar geliyormuş bugün
Yasamanın gereği var mı?
Barbarlar yasa koyarlar kendilerince
—Nerde ünlü söylevcilerimiz?
Neden konuşmuyorlar?
Barbarlar geliyormuş bugün,
Barbarlar güzel sözlere kulak asmazlar ki?
…
Gece oldu, barbarlar gelmedi de ondan
Sınırlardan dönen bir takım kimselere
Barbarlar yok artık, diyorlar.
Peki, şimdi Barbarlarsız ne yaparız biz?
Ne de olsa çıkar yol demekti onlar.
(Konstantinos Kavofis, Türkçesi: İoanna Kuçuradi, A.Turan Oflazoğlu)
Gökhan KURTARAN
Not: Resim aşagıda belirtilen siteden alınmıştır.
www.dogancanulker.com/wp-content/uploads/2007/06/idam.jpg