
Bugün BBC'de San Diego Hayvanat Bahçesini izledim. Özenle korunan pandalar okaliptus ağaçları arasında keyifli keyifli gezinirken, sunucu, ne kadar özenle korunduklarindan ayrıntılarıyla bahsediyordu. Dünyanın bir ucunda, sadece adını bildiğim bir hayvanat bahçesiydi burası. Rengarek bitki örtüsü içerisinde, alabildigine serbest, geniş düzlüklerde, özgürce hareket edebilen, yemeğin, vitamin ve minaralin en alasini alan bu güzel hayvanciklari izledikçe mutlu oldum. Hayvanat bahçesi çalışanlarından biri, "bu hayvanat bahçesinde kesinlike demir kafes ve tellerin olmadığını, onların doğal yaşam alanlarında korunduklarini" anlatıyordu.
Bir anda saat başı haberleri başladı; "Breaking news" (son dakika) sesiyle irkildim. Yine dünyanın bir köşesinde bir felaket olmuştu. Gündem Filistin ve İsrail çatışmalarına kilitlendigine göre, yine onunla ilgili bir haber olmalıydı. Evet, yanılmamıstım. Bu sefer de İsrail, Filistin'in Gazze Şeridi'nde, BM'lere ait bir binayı, içerisinde gazetecilerin bulunduğu bir oteli, bir de 500 yaralının sıgındıgı bir hastaneyi vurmuştu. Bu üç vaka, daha bir acıya gömdü yüreğimi. Din filan değildi derdim. Aklıma sadece nefes alamayan bedenler, yüzükoyun yatan kana bulanmiş çocuklar, çocuklarına ulaşmaya çalışırken vücudunun belli bölümlerini kaybetmiş anneler, yine bütün bu acı sarmalinin içerisinde yaralananlar, geleceğe umutsuzca bakan gözler geliyor gözümün önüne. Kan pompalamayan bir kalp, çalışmayan damarlar, boşluga takılıp kalmış bir çift ölü gözü...
Haberlerden sonra kendime gelmeye çalıştım. Tüm bu "son dakika" gelişmeleri beni iyiden iyiye sarsmıstı. Yine kahveye sarıldim... Mutfakta kahve hazırlarken, normale, yani kendi hayatımın gerçeklerine dönmeye çalışıyordum. Ama ne mümkün? Gitmiyordu işte gözümün önünden. Orada öylece çaresiz insanlar, sevdiklerini kaybeden, acıyla büyüyen çocuklar vardı. Kimbilir bütün hayatları boyunca taşıyacaklardi bu nefret içlerinde. Belki de hayata tutunamayacak, kopup gideceklerdi, kimbilir hangi örgütün kucağına düşerek.
Hiç mi kıymeti yoktu bu insancıkların? Inandıklari dinden filan ötürü değil, sırf insan oldukları için, hatta sırf canlı oldukları için, bizim gibi oldukları için, yaşamaya hakları yokmuydu?
San Diego Hayvanat Bahçesi'ndeki hayvancıklara sevinebiliyordum. Fakat ne acı ki artık bir açık hava kampına dönüşmüş olan Gazze'de ki insanlara sevinemiyordum. Onlar için umut besleyemiyordum... Merak ettim, sözlükten araştırdım, Gazze kelimesi "güçlü, sağlam, ayakta duran" anlamlarına gelirmis. Acaba şimdi oradaki insanlar ne kadar güçlü? İşte bunu sözlükten filan bulamıyorum...
Akşam bir işimi halletmek için Helsinki'de ki tren istasyonuna gittim. Dönüş yolunda büyük bir kalabalık gördüm. Yüzlerce, belki de binlerde kişiden oluşan uzun bir gösterici gurubu. Birbirleri sıra şarkılar söyleyerek, İsrail bayrakları sallıyorlar. Hepsinde bir zafer kazanmanın beyhude sarhoşluğu. Ellerinde salladıklarıbayrağı bir zafer sancağı gibi dikecek yer arıyorlar Helsinki sokaklarında. Muhtemelen, bir çoğu olayları TV'lerden takip eden Finliler. Bir çoğunun belli ki bir İsrail sempatisi var. Doğrudur, bunu da anlayabilirim. Lakin, bütün bu haberleri izleyen, takip eden birisi nasıl olurda bu denli "öteki"ne karşı öfke dolu olabilir.
Tarihsel izleri ne kadar derin olursa olsun, bu çatışmanın kökü ne kadar eskilerde saklı olursa olsun, önemli olan "şimdi"ydi. Şimdi ölenler, "birazdan" ölecek, "gelecekte" ölmeye devam edecek olanlardi. Geçmişte yaşananlari değiştirmek elimizde değilse de, bugün ve gelecek bizlerin ellerindeydi. Bütün inançların ötesinde, belki de temellinde "vicdan" varken, neden biz bu adalet terazisini ihmal eder olduk? Sıkılan bir boğaz, atmayan bir kalp, ölü vücutlar, kopmuş uzuvlar, kimi ne kadar, nereye kadar mutlu edebilirdi?
Insan denilen varlık bu denli bir "yokoluş"tan haz alabilir miydi? Bütün bu sorular aklımda, içim, yüreğim ezilerek, boğazıma bir lokma takılmis gibi, başımı önüme egdim, hızlı adımlarla evin yolunu tuttum. Bütün gece savaş çocuklarını düşündüm, vicdan ve masumiyetin yokoluşuna üzüldüm.
Gökhan KURTARAN
0 yorum:
Yorum Gönder