09 Mayıs 2009 Cumartesi

Çorak toprakların naçar ve cahil kalmış insanları

Sanıyorum ki Mardin’in küçücük bir köyünden çıkıp, ülkenin en vahşet dolu tablosunu çizmiş insanlar için bu başlıktan daha iyisini bulabilecek durumda değilim. İçinde bulunduğumuz yıllarda, ortalama TV izleme süresinin 5 saati aştığı düşünüldüğünde, yakılan ağıtların ne derece boş olduğu görülür. Her türlü şiddetin alabildiğine gösterildiği TV’de, insanların rol modelleri ya bir ağa, şeyh, derviş, mafya babası, ya da güzelliği ile istediklerini elde edebilen kalifiye bir hayat kadını. Bütün bu ikonları hepsi başlı başına güçlü. Hepsi alabildiğine heybetli. Çorak ve (daha da çoraklaşacak olan) toprakların, naçar kalmış cahil insanları, tüm kaybetmişliklerinin acısını bu sanal karakterlerin meşhum kudretinde dindirmekte, bir anlamda uyuşmakta, ama ne kendileri ne de o karakterler gibi olabilmektedir. Sevdiğine yan bakanın “kurşunu beynine sıkmak”, laf atanı “mermi manyağı yapmak”, ters bakanın “topuklarına sıktırtmak” adeta bir toplumun yaşam biçimi haline gelmeye başladıysa, nerede yanlış yapıldığına bakmak gerekir;

Durum düşündükçe insanın içini acıtmakta. Çünkü içinde yaşadığımız Cumhuriyeti kuranların hayal ettikleri toplum 1930’da bile bu durumda değilmiş. Toplumsa hoşgörü, anlayış, berbaber yaşama ve başarma istenci çok daha yukarılardayken, ne oldu da bu toplum kaybetmeye mahkum kılındı? Bu sorunun cevabını, bugün yaşanan vakalardan çok, Atatürk devrimlerinin nasıl anlaşıldığını, nasıl yorumlandığına bakarak görebiliriz. M.Kemal Atatürk bütün özelliklerinin üstünde -bana göre- devrimcilik gelir. Eğitim, kadın hak ve özgürlükleri, kalkınmış medeniyetler seviyesine ulaşabilmek için sınırlı imkanların seferber edildiği ekonomik tedbirler, dini şarlatanların elinden oyuncak olmaktan kurtarıp, bireylerin özgür tercihlerine bırakmak ve daha sayamayacağımız bir çok büyük devrim.

Peki bu devrimlerden hangileri zamanla terkedilmedi ki? Bugün Mardin’in bir köyünde katledilen 43 kişinin ardından, doğu illerinde koruculuk sisteminin varlığı tartışılırken, nedense köy enstitülerinin yokluğu tartışılmıyor. Acaba o köylerde bugün orta yaşın üzerine olanlar köy enstitülerinde yetiştirilmiş olsalardı, iş ve meslek kaygılarından uzak, çağdaş değerlere sahip, tarımla, hayvancılıkla uğraşan köylüler olmuş olsalardı, bugün bütün bu iç karartıcı haberlere konu olurlar mıydı? 80’li yıllarda tepelerine çöken teröre karşı tepki duymazlar mıydı? Ellerine silah almanın hiçbir davada onları haklı yapmayacağını, aksine kaybetmeye mahkum kılacağını bilmezler miydi? Bilirlerdi, çünkü temel eğitimlerini almış, çağdaş değerlere sıkı sıkıya bağlı, demokrat, Atatürkçü, hak ve hürriyetlerinin bilincinde köylüler olurlardı. Allah’ın emridir diyerek 12 yaşında kızla evlenmezlerdi, töre diye onun bunun dedikodusu sebebiyle kendi kız kardeşlerini katletmezlerdi, intihara zorlamazlardı, kadın dövmezlerdi, annelerinin de bir zamanlar genç bir kız olduğunu hatırlar, masum kız çocuklarına şiddet uygulamazlardı. Çünkü bilirlerdi çağdaş medeniyetin bir parçası olmanın ne anlama geldiğini.

Geçmişte faaliyette olan gericilik, yobazlık bugünde farklı formlarda kendisini göstermeye devam ediyor. Öyle ki, devlet yönetiminde bulunanlar bile kız ve erkek çocuklarının ayrı ayrı okutulmalarının gerekliliğinden dem vuruyor. Sene 2009...15. veya 16.yy değil. Çağın bırakın gerektirdiklerini, asgari mecburiyetleri bile eğitimde yerine getiremiyoruz. Ne olduğu meçhul, köhnemiş, ayrımcı, ırkçı, dinci lakıdırdılarla kendi çocuklarımızı bitiriyoruz. Onları eli silahlı, ölümcül makineler haline getirip, sokaklarda gezmelerine izin veriyoruz. Okumakla kazanacakları hiçbir şey olmadığına inandırıp, kolay yoldan zenginlik, eğri yollardan sefahat, şiddet yoluyla şöhret, karaktersizlikle mevki edinme gibi en aşağılık yollara sürüklüyoruz. Hergün töre cinayetinden bir kişi öldürülünce sesimizi çıkarmıyor, 43 kişi kurşuna dizilince feryat figan etmeye başıyoruz. Bunlar bizim hatalarımız, aynada gördüğümüz biziz. O mezar taşlarında yazan isimler bizim isimlerimiz, mahkum olunca fotoğrafı çekilenler de biziz.

Stratejik önemi konusunda hemfikir olduğumuz pek değerli bir toprak parçasının üzerinde yaşıyoruz. Lakin unutmamak gerekir, bu topraklarda bizden önce de yaşayanlar oldu. Huysuz ve vahşi bir at gibi olan bu yarımada üzerinde durmaya çalışanları sırtından atmaya çalışır. Dizginleri kontrol edemezseniz, mağlup olur, attan düşersiniz. Hem ölümcül yaralar alır, hem de bu muhteşem atı söz geçirebilmeye muktedir bir başka sahibin ellerini bırakırsınız. Tıpkı daha öncede olduğu gibi. Ta ki o atı Mustafa Kemal yola getirebilene kadar. Matematiksel analizler yapıp, Türkiye’nin ekonomisinin ne kadar büyük olduğu üzerine güzellemeler yapmak istemiyorum. Çünkü tarihin her döneminde ekonomik olarak önemli olan bu toprakların, ekonomide ne kadar iyi olduğundan da çok, o ekonomiye kimin yön verdiğini, mevcut sistemin kimin "gayri safi milli mutluluğunu" artırdığına bakmak gerekir. Bugün cebinde 15 lirası olmayan milyonlarca insanın yaşadığı, işsizler cenneti bir 15. en büyük ekonomiyiz. Peki Cumhuriyet’in ilk yıllarında hayal edilen bu muydu?

Son olarak Falih Rıfkı’nın “Atatürkçülük Nedir” kitabında yazdıklarına yer vermek istiyorum; “eski alfabede ‘sad,dat,tı,zı’ harfleri vardır. Mesela ‘Ziya’ zı ile değil de ‘dad’ harfi ile yazılmaktaydı. Bir yandan Rus bir yandan Avusturya orduları vatan üzerine yürürken medrese hocalar arasında bir kavga kopmuştur; ‘dad’ harfi ‘da, dı, du’ mu, yoksa ‘za, zı, zu’ sesi mi verilmelidir? Ziya mı yoksa Dıya diye mi okunmalıdır?”. Şimdi Falih Rıfkı’nın bu anlattıklarının ne önemi var dediğini duyar gibiyim. Halbuki pek tabi ki önemli ve konuya yakından ilgili. Eğer bütün gelişmiş memleketlerde, insanlar ellerinde mutlaka bir kitapla, dergiyle metroya, otobüse ve trene binerken, bizim memleketimizde insanlar birbirlerinin yüzüne bakmayı tercih ediyorsa, bunda bir iş var demektir. Bütün dünya nanoteknoloji ve bioteknoloji üzerine çığır açacak çalışmalara imza atmak için birbirleri ile yarışırken, Türkiye hala kadınların kafasının örtülmesini, eğitilip, eğitilmemesini tartışıyorsa bu durum da pek bir manidardır. Üzerine düşünmek lazım acaba bu durum kimin eseridir?

Gökhan KURTARAN

08.05.09

0 yorum: