
Eski alışkanlıklarımdan birisi de İstiklal Caddesi’ndeki Avrupa Pasajı’na paralel sahafı gezmek. Orda Antonio Tabucchi’nin kitaplarını aradım haftasonu. Yazarın kitaplarını bulamasam da her zaman olduğu gibi sahaf dükkanlarını gezmenin keyfini çıkardım. Bir yandan kitapları inceliyor, bir yandan da dükkanlardan birinden yükselen Ajda Pekkan’ın “Baksana Talihe” şarkısını dinliyordum. Taksim’in bu pasajında zaman durmuş gibi gelir bana, sanki o insanlar hep orda, orda hep aynı gün yaşanıyormuş gibi. Bir kaç sene önce köşedeki sahafçıda Jack London’ın “Martin Eden” kitabını ararken tanıştığım güzel kızın hala orda olduğunu görünce de ayrı bir mutlu oldum. Burada kesinlikle herşey aynıydı. Zaman durmuştu.
Galatasaray Lisesi’nin karşısında ki bu binanın bir tarafından sahafa girince diğer tarafından meşhur Balık Pazarı’na çıkılır. Ben her seferinde bu sahafı gezer, Balık Pazarı’na geçmeden bir de Avrupa Pasajı’ndan yürürüm. O pasajın dükkanlarının aynalarla dolu olmasından dolayı “Aynalı Çarşı” diye anıldığının yeni öğrendim. Burada en çok tarih kokak dükkan Ergun Hiçyılmaz’ın eski plakları, afişleri, reklamları, dergileri sattığı dükkandır. Her geçişimde uzun uzun camekanından bakmaktan haz duyarım. Diğer dükkanlar biraz turistiktir; fes, dansöz kemeri, zil derken oryantalistlerin rüyalarını süsleyecek kadar ışıltılı dükkanlar ama benim pek ilgimi çekmezler.
Tekrar Sahaflar çarşısına dönelim çünkü burayla ilgili anlatacak bir hikayem var, mutlaka anlatmalıyım. İlk zamanlar beni burdaki kitaplar hüzne boğardı. Belli ki Fransızca bilen İstanbullu bir beyefendi öbür dünyaya göçmüş ki, 1910-20 senelerine ait ansiklopediler istiflenmiş alıcılarını bekliyor. Hepsi toz, toprak içerisinde. Kimbilir hangi Bey ya da Hanım, bir zamanlar Beyoğlu’ndaki evinde bu kitapların sayfalarını karıştırmıştı. O yüksek tavanlı Rum evlerinde, büfede dizilmiş olan, dönemin baş tacı bu kitaplar, kimbilir hangi olaylara tanık olmuştu...İşte bütün bunlar kontrol edemez bir şekilde aklımdan geçerken. Pasajın üst kata çıkan merdiven ile birleştiği noktaya doğru ilerliyor ve gördüklerime inanamıyordum. O da bir şey mi? İnsanların öldükten sonra sadece canı gibi kıymetli kitapları değil ayrıca en özel fotoğrafları da satılıyordu; tanesi 25 kuruşa...
Bir an kendime atfettiğim bütün öznellik, farkılılık, özellik gözlerimin önünde eridi gitti. Hiç de özel değildim işte. Benim de bir gün fotoğraflarım kim bilir hangi sahafın tablasında satılacaktı. Belki de çocuklarım önce benden, ölümümden sonra da şiir defterlerimden, kitaplarımdan, fotoğraflarımdan kurtulmak isteyecekti. Ne feci bir şey bunu düşünmek? İşte o fotoğraf kutusu önümde duruyordu. Elime bir tomar foroğraf aldım. Kimisi 60’lı yıllarda, kimisi 50’li yıllarda çekilmiş beyaz ve bazen sarımtırak, kime ait olduğu hakkında hiç fikrimin olmadığı fotoğtaflar. Kimisi beyaz gelinlikler içerisinde saçları 50’lerin şıklığında, dalyan gibi açık renk saçlı, jön bakışlı bir adamın yanında, sanki o gün bugünmüş gibi bana bakıyor. Kimisi üç arkadaşı ile bir yol kenarında kaldırıma oturmuş çay içiyor, üçü de genç 20’lerinde zımba gibi delikanlılar. Arkasını çeviriyorum; “canım yanımda gördüğün arkadaşım Hamdi, çok iyi arkadaşımdır, bacak bacak üstüne atan...”yazmış, demek ki bu fotoğrafı sevgilisine göndermiş ki, bu yakın arkadaşına da bir sevgili ayarlansın. Kız fotoğrafı alsın, arkadaşlarına göstersin, “nasıl çocuk ama” desin. Bir dönem evliliklerin ilk adımı bu şekilde atılırmış, benim ailemde bile...
Hüzünlü bir şekilde bütün bu fotoğraflara bakarken, içlerinde biri dikkatimi çekti. Cahide Sonku’ya benzeyen, büyük ihtimalle onun filmlerini izlemiş, etkisi altında kalmış, sarışın, kendinden emin, vakur ama bir o kadar da hüzünlü bir şekilde, açık uzun bir pencerenin önünde durup fotoğrafçıya bakan o kadın...Öylesine manalı bir bakış ki bu...Bir sevgiliye ancak onu çok özlediğini anlatsın diye bu resim çekilmiş olmalı. Bu hüzünlü bakışlar, bu endam, bu zerafet başka kim için olabilirdi ki?
Ben bu fotoğrafı satın almak istedim. Tam cebimden parasını çıkaracakken, almamaya zar zor ikna ettim kendimi. Ben nasıl bir başkasının en özel, en mahrem, en manalı fotoğraflarını ölümlerinden sonra bir sahaftan satınalabilirdim? Ne hakla? Kendi ailelerinin ıvır zıvır diyerek sokağa attığı bu resimler içimi zaten çok acıtmıştı. İnsan bir felaket görünce hemen kendini hatırlar, kendi sonununda böyle mi olacağını düşünür, işte ben de tam onu yapmıştım. Pasajdan çıkıp, Asmalı Mescit’e geçip biramı içme zamanı çoktan geçiyordu.
Galatasaray Lisesi’nin karşısında ki bu binanın bir tarafından sahafa girince diğer tarafından meşhur Balık Pazarı’na çıkılır. Ben her seferinde bu sahafı gezer, Balık Pazarı’na geçmeden bir de Avrupa Pasajı’ndan yürürüm. O pasajın dükkanlarının aynalarla dolu olmasından dolayı “Aynalı Çarşı” diye anıldığının yeni öğrendim. Burada en çok tarih kokak dükkan Ergun Hiçyılmaz’ın eski plakları, afişleri, reklamları, dergileri sattığı dükkandır. Her geçişimde uzun uzun camekanından bakmaktan haz duyarım. Diğer dükkanlar biraz turistiktir; fes, dansöz kemeri, zil derken oryantalistlerin rüyalarını süsleyecek kadar ışıltılı dükkanlar ama benim pek ilgimi çekmezler.
Tekrar Sahaflar çarşısına dönelim çünkü burayla ilgili anlatacak bir hikayem var, mutlaka anlatmalıyım. İlk zamanlar beni burdaki kitaplar hüzne boğardı. Belli ki Fransızca bilen İstanbullu bir beyefendi öbür dünyaya göçmüş ki, 1910-20 senelerine ait ansiklopediler istiflenmiş alıcılarını bekliyor. Hepsi toz, toprak içerisinde. Kimbilir hangi Bey ya da Hanım, bir zamanlar Beyoğlu’ndaki evinde bu kitapların sayfalarını karıştırmıştı. O yüksek tavanlı Rum evlerinde, büfede dizilmiş olan, dönemin baş tacı bu kitaplar, kimbilir hangi olaylara tanık olmuştu...İşte bütün bunlar kontrol edemez bir şekilde aklımdan geçerken. Pasajın üst kata çıkan merdiven ile birleştiği noktaya doğru ilerliyor ve gördüklerime inanamıyordum. O da bir şey mi? İnsanların öldükten sonra sadece canı gibi kıymetli kitapları değil ayrıca en özel fotoğrafları da satılıyordu; tanesi 25 kuruşa...
Bir an kendime atfettiğim bütün öznellik, farkılılık, özellik gözlerimin önünde eridi gitti. Hiç de özel değildim işte. Benim de bir gün fotoğraflarım kim bilir hangi sahafın tablasında satılacaktı. Belki de çocuklarım önce benden, ölümümden sonra da şiir defterlerimden, kitaplarımdan, fotoğraflarımdan kurtulmak isteyecekti. Ne feci bir şey bunu düşünmek? İşte o fotoğraf kutusu önümde duruyordu. Elime bir tomar foroğraf aldım. Kimisi 60’lı yıllarda, kimisi 50’li yıllarda çekilmiş beyaz ve bazen sarımtırak, kime ait olduğu hakkında hiç fikrimin olmadığı fotoğtaflar. Kimisi beyaz gelinlikler içerisinde saçları 50’lerin şıklığında, dalyan gibi açık renk saçlı, jön bakışlı bir adamın yanında, sanki o gün bugünmüş gibi bana bakıyor. Kimisi üç arkadaşı ile bir yol kenarında kaldırıma oturmuş çay içiyor, üçü de genç 20’lerinde zımba gibi delikanlılar. Arkasını çeviriyorum; “canım yanımda gördüğün arkadaşım Hamdi, çok iyi arkadaşımdır, bacak bacak üstüne atan...”yazmış, demek ki bu fotoğrafı sevgilisine göndermiş ki, bu yakın arkadaşına da bir sevgili ayarlansın. Kız fotoğrafı alsın, arkadaşlarına göstersin, “nasıl çocuk ama” desin. Bir dönem evliliklerin ilk adımı bu şekilde atılırmış, benim ailemde bile...
Hüzünlü bir şekilde bütün bu fotoğraflara bakarken, içlerinde biri dikkatimi çekti. Cahide Sonku’ya benzeyen, büyük ihtimalle onun filmlerini izlemiş, etkisi altında kalmış, sarışın, kendinden emin, vakur ama bir o kadar da hüzünlü bir şekilde, açık uzun bir pencerenin önünde durup fotoğrafçıya bakan o kadın...Öylesine manalı bir bakış ki bu...Bir sevgiliye ancak onu çok özlediğini anlatsın diye bu resim çekilmiş olmalı. Bu hüzünlü bakışlar, bu endam, bu zerafet başka kim için olabilirdi ki?
Ben bu fotoğrafı satın almak istedim. Tam cebimden parasını çıkaracakken, almamaya zar zor ikna ettim kendimi. Ben nasıl bir başkasının en özel, en mahrem, en manalı fotoğraflarını ölümlerinden sonra bir sahaftan satınalabilirdim? Ne hakla? Kendi ailelerinin ıvır zıvır diyerek sokağa attığı bu resimler içimi zaten çok acıtmıştı. İnsan bir felaket görünce hemen kendini hatırlar, kendi sonununda böyle mi olacağını düşünür, işte ben de tam onu yapmıştım. Pasajdan çıkıp, Asmalı Mescit’e geçip biramı içme zamanı çoktan geçiyordu.
Aklımda yine o kadının bakışları...uzun bir pencerenin önünde bütün zerafeti ile beni izlemekte....
Gökhan KURTARAN
Gökhan KURTARAN
2 yorum:
Biliyor musun Gökhan'cım annem de aynen seni gibi düşünüyor. Bir gün beraber bir sahaftaydık ve o fotoğrafları görünce ağlamaya başladı, "siz de bizim fotoğraflarımızı satarsınız böyle" diye hayıflandı kendi kendine. Benim öyle bir niyatim yok, bilakis odası küçük bir sahaf dükkanına dönen, gayet toplayıcı bir insanımdır. Ama bu eski fotoğraflar meselesinin ağırlığını, rahmetli dedemin ölümüyle geçenlerde bir kez daha yaşadım. Sahaflardaki fotoğrafların hiç kimsesi kalmamış olmalı diye düşünüyorum; zira, insan sevdiğini kaybettikten sonra ondan geriye kalan en canlı(!) yadigari nasıl bir kutuya boca edip, sahafın önüne bırakabilir ki?
Buarada pasajın alt katında sağ köşedeki dükkanda Can Baba'ya benzer bir sahaf var, İdris Abi. Güzel insandır.
Duygucum yenı okudum yazdıklarını.Tesekkur ederım, zor bir durum hakkaten, fena hissediyor insan...
Yorum Gönder