20 Mayıs 2009 Çarşamba

Yıl 1993 ve Türkan Saylan’dan gelen bir telefon


Türkan Saylan’ın ardından, önce hasta yatağında iken haksız yere evinde arama yapılarak Ergenekon zanlısı gibi gösterilmesinden , sonra da 19 Mayıs günü caddelere çılgınca dolduran kalabalıklarla defnedildikten sonra yazılıp çizilmeyen kalmadı. Kendilerini muhafazakar olarak tanımlayan ve sık sık ahlaki çizgilerin dışına adım atmayı, sövüp saymayı adet edinmiş olan yayın organları “Saylan cehenneme mi gidecek” başlıklı forumlar açtılar. Ne derece kör ve saygısız olduklarını, sayısız hizmette bulunmuş, vefat etmiş birinin arkasından konuşarak bir kez daha gösterdiler. Diğer gazetelerde en azından Saylan’ın ardından yapmış olduğu muhteşem çalışmaları tekrar tekrar anlatarak, ne büyük bir değeri kaybettiğimizden bilmeyenleri de haberdar ettiler.

Benim aklımdaysa hep Saylan’la olan o küçük anım vardı. Mersin’de yedi sekiz yaşlarında bir çocukken resim yapmayı çok severdim. Günlerce gecelerce Monomi pastel boyalar elimden düşmezdi. Okuldaki resim hocalarım da ilçede, ilde, ülkede ne kadar resim yarışması varsa hepsine katılmamı isterlerdi. Bunlardan biri de Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin resim yarışmasıydı. Bu yarışmadan bana güzel bir berat gönderilmişti, yanında da bir çocuk kitabı. Bu kitaptaki hikayeleri çok begenmiş, daha sonra basılacak kitaplar için de resim yapmak, göndermek istediğimi anlatan, berat için teşekkür eden bir mektup yazmıştım. Çocukluğumdan beri bıkmadan yaptığım bir iştir mektup yazmak. Aradan bir kaç ay geçmişti, evin telefonu çaldı, telefonda annem Türkan Hanım seni arıyor diyerek beni telefona çağırmıştı. Ne kadar heyecanlanmıştım anlatamam. Evet telefon numaramı mektubun altına yazmıştım ama aranacağımı hiç tahmin etmemiştim. Bana mektubumu çok begendiğini, mutlaka yazmamı, resimle beraber yazmaya da devam etmemi söylemişti. Daha sonra nerde okuduğumu, neler yapmak istediğimi sormuştu. Çok güzel bir konuşmaydı. 7-8 yaşında Türkan Saylan’ın zerafetine ve içtenliğine tanık olmuştum. Türkiye’nin bir köşesinden onun adına gelmiş bir çocuk mektubunu üşenmemiş okumuş, beni cesaretlendirmek için evime telefon etmiş, konuşmuş bu “insan” yıllarca hafızamdan silinmedi. Nerede adı geçse büyük bir merak ve ilgiyle takip ettim.

Aradan yıllar geçti, resim yapma merakımdan geriye sadece sanata olan ilgim, mimari ile olan amatör ilişkim kaldı. Fakat yazı hayatımın temel taşlarından biri oldu. Ortaokulda okumaya başladım gerçek anlamda. Lise tam bir milat oldu beğenilerim oluşmasında. Üniversite de ise Karşılaştırmalı Edebiyat bölümünü seçmiştim. Günlerimiz, gecelerimiz kitap okumakla, bölümden arkadaşlarımızla okuduklarımızı tartışmakla geçerdi. Şimdiyse elime ne geçse okuyorum. Bilgisayar gözlerime ne kadar zarar verse de, inatla ekrandan okuyorum. Otobüse elimde kitapla binmemişsem, nereye bakacağımı, elimi nereye koyacağımı, ne yapacağımı şaşırıyorum. Kısacası Türkan Saylan’ın sözleri, içimdeki merakla da birleşmiş olacak ki, okumak ve yazmak beni ben yapan yegane eylemler halini almış.

Şimdi onu eller üzerinde görmek içimi acıttı doğrusu. Sonra mutlak çıkılacak bir yolculuğa onun ardında bunca güzellik bırakarak çıkmış olması tesellim oldu. Kime nasip olurdu ki sevginin böylesi...Aklımda beni arayan ses yankılandı 19 Mayıs gecesı tekrar tekrar; “yazmaya devat et Gökhancım olur mu, mektubun çok güzel”.... Allah gani gani rahmet eylesin!

0 yorum: