
Nerden çıktı şu son zamanlardaki AB yazıları dediğinizi duyar gibiyim. Ne de olsa gündemin iç siyasete kapalı kaldığı bu günlerde, AB’den bahsetmenin pek etkisi yok gibi. Mayın üzerine yazsam daha etkili olur belki. Ama o konuda zaten benim az çok düşündüklerimi Bekir Çoskun 3 Haziran 2009 tarihli 17 milyon ruhsal problemi olan, sokaklarda dolaşan patalamaya hazır canlı mayınları yazarak anlattı. Türkiye’de her dört kişiden biri ruhsal sorunlarla, depresyonla, strese bağlı uyku bozukluklarıyla mücadele ediyor. Toplumun sol kolu kangren olmuş fakat farkında değiliz.
Gelelim AB konusuna, konumuz malum, her iki lafın arası AB’ye girmenin bünyeye faydalarından bahsedilen, ya da AB’nin ne kadar hristiyan kulubü olduğundan bahseden yığınla yazı, makale ve TV oturumları var. Bunun üzerine konuşmayı seviyoruz. Yıllardır kapıda bekletildiğimiz için sinirleniyor, Sarkozy’nin, Merkel’ib açıklamalarından dolayı küplere biniyoruz. Kendi ulusal çıkarları doğrultusunda açıklamalar yapan insanların neden Türkiye’ye bu şekilde baktıklarını da sorgulamanın önemli olduğunu düşünmeden üstelik.
Geçen gün Ece Temelkuran son derece can alıcı bir mektup yayınladı. Halkevleri Genel Sekreteri Oya Ersoy, bir metrobüse biniyor. Yanyana oturan bir genç kızla bir erkeğin birbirlerine başlarını yaslamış olduklarını görüyor. Bir sonraki sahnede ise “namus bekçisi” söfor işini gücünü bırakmış, aracı durdurmuş, genci tokatlıyor. Resmen, alanen, içi dolu bir otobüsün içerisinde gencecik insalara fiziksek şiddet uyguluyor. Kendince işin yapmak sadece aracı kullanmak değil, aklı sıra kendi namus anlayışını başkalarına da dayatmak. Kaba, yobaz, insanlıktan nasibi almamış bu et ve sinir yumağı aslında Türkiye’de yaşamın ne kadar zorlaştığının da canlı bir ifadesi. Çünkü bu olayın sonunda gerekli mecilere şikayetler ediliyor. Otobüsteki yolcular bu durumu içine sindiremiyor. Çünkü orda tokatlanan kişinin kendi çocukları olma olasılığının da farkındalar, çünkü zavallı sevgi dolu gencecik o iki insanın, bir otobüsün içerisinde tokatlanmanın, ruhlarında açacağı travmanın asla doldurulamayacağını görüyorlar. Ama ilgili makamlar bu konuda kör ve sağır.
Ali Sirmen de Cumhuriyet Gazetesi’nde ki 4 Haziran 2009 tarihindeki yazısında bu konuya değinmiş. Benim gözümden kaçan Prof. Yılmaz Esmer’in “Radikaliz ve Aşırıcılık” araştırmasına yer vermiş. Bu araştırmanın sonuçları çok hem de çok korkutucu; Türklerin çoğunluğu içki içen, Hristiyan ya da Musevi olan, kızları şortla gezen insanları komşu olarak istemediklerini ortaya koyuyor. Aynı zamanda Türkiye’de zina yapan kadının taşlanarak öldürülmesi gerektiğini düşünenlerin oranı da %22. Her üç kişiden birisi kız çocuğunun mirastan erkeğin yarısı kadar pay almasını, yine iki kadının şahitliğinin bir erkeğinkine eşit olmasının gerektiğini düşünüyor. Araştırmanın diğer sonuçlarını vermeye yüreğim dayanmıyor.
Türkiye’mizin, canımız kadar sevdiğimiz bu memleketin durumu bu. Hiç kendimizi kandırmayalım. Daha önce “AB’ye girileceğine inanmak ya da inamamak”adlı yazımda da aslında anlatmaya çalıştığım budur. Yani iyi ve doğru olanın zaten alınması, uygulanması, toplum için planlamanın, uzak görüşlü olmanın önemi. Yani mesele üye olup olmamak değil. Şimdi Japanyo’de teknolojinin son ürünü depreme dayanıklı sistemler, yapı malzemeleri var. Biz bu gelişmişliği Uzakdoğu’ya ait değiliz, almayalım uygulamayalım diyormuyuz? Aksine en önemli mühendislik çalışmalarımızı onların ellerine bırakıyoruz, onlar da öğrendiklerimizi tatbik etmek istiyoruz. Durum AB için de aynı.
Gelelim yukarıdaki iç karartıcı verilere ve olaylara. Tahammülsüzlük sarmalı içerisinde dönen toplumumuz ile ilgili haberlerin sadece bu sınırlarda kaldığını düşünmek imkansız. Bu haberler dış basın tarafından da takip ediliyor, özel medya ajanslarında gerekli mercilere ulaşıyor. Kısacası katılmak istenilen AB durumun farkında. Neyle karşı karşı olduklarını bildiklerinden çok da haksız sayılmazlar. Üstelik bu haklılığı kendi iç politikalarında malzeme olarak da kullanıyorlar. Ama onların ne yaptığını bir an için düşünmeyelim. Şöyle bir dönüp öz eleştiri yapmak zamanıdır; biz kendimize ne yapıyoruz?
Gökhan KURTARAN
Gelelim AB konusuna, konumuz malum, her iki lafın arası AB’ye girmenin bünyeye faydalarından bahsedilen, ya da AB’nin ne kadar hristiyan kulubü olduğundan bahseden yığınla yazı, makale ve TV oturumları var. Bunun üzerine konuşmayı seviyoruz. Yıllardır kapıda bekletildiğimiz için sinirleniyor, Sarkozy’nin, Merkel’ib açıklamalarından dolayı küplere biniyoruz. Kendi ulusal çıkarları doğrultusunda açıklamalar yapan insanların neden Türkiye’ye bu şekilde baktıklarını da sorgulamanın önemli olduğunu düşünmeden üstelik.
Geçen gün Ece Temelkuran son derece can alıcı bir mektup yayınladı. Halkevleri Genel Sekreteri Oya Ersoy, bir metrobüse biniyor. Yanyana oturan bir genç kızla bir erkeğin birbirlerine başlarını yaslamış olduklarını görüyor. Bir sonraki sahnede ise “namus bekçisi” söfor işini gücünü bırakmış, aracı durdurmuş, genci tokatlıyor. Resmen, alanen, içi dolu bir otobüsün içerisinde gencecik insalara fiziksek şiddet uyguluyor. Kendince işin yapmak sadece aracı kullanmak değil, aklı sıra kendi namus anlayışını başkalarına da dayatmak. Kaba, yobaz, insanlıktan nasibi almamış bu et ve sinir yumağı aslında Türkiye’de yaşamın ne kadar zorlaştığının da canlı bir ifadesi. Çünkü bu olayın sonunda gerekli mecilere şikayetler ediliyor. Otobüsteki yolcular bu durumu içine sindiremiyor. Çünkü orda tokatlanan kişinin kendi çocukları olma olasılığının da farkındalar, çünkü zavallı sevgi dolu gencecik o iki insanın, bir otobüsün içerisinde tokatlanmanın, ruhlarında açacağı travmanın asla doldurulamayacağını görüyorlar. Ama ilgili makamlar bu konuda kör ve sağır.
Ali Sirmen de Cumhuriyet Gazetesi’nde ki 4 Haziran 2009 tarihindeki yazısında bu konuya değinmiş. Benim gözümden kaçan Prof. Yılmaz Esmer’in “Radikaliz ve Aşırıcılık” araştırmasına yer vermiş. Bu araştırmanın sonuçları çok hem de çok korkutucu; Türklerin çoğunluğu içki içen, Hristiyan ya da Musevi olan, kızları şortla gezen insanları komşu olarak istemediklerini ortaya koyuyor. Aynı zamanda Türkiye’de zina yapan kadının taşlanarak öldürülmesi gerektiğini düşünenlerin oranı da %22. Her üç kişiden birisi kız çocuğunun mirastan erkeğin yarısı kadar pay almasını, yine iki kadının şahitliğinin bir erkeğinkine eşit olmasının gerektiğini düşünüyor. Araştırmanın diğer sonuçlarını vermeye yüreğim dayanmıyor.
Türkiye’mizin, canımız kadar sevdiğimiz bu memleketin durumu bu. Hiç kendimizi kandırmayalım. Daha önce “AB’ye girileceğine inanmak ya da inamamak”adlı yazımda da aslında anlatmaya çalıştığım budur. Yani iyi ve doğru olanın zaten alınması, uygulanması, toplum için planlamanın, uzak görüşlü olmanın önemi. Yani mesele üye olup olmamak değil. Şimdi Japanyo’de teknolojinin son ürünü depreme dayanıklı sistemler, yapı malzemeleri var. Biz bu gelişmişliği Uzakdoğu’ya ait değiliz, almayalım uygulamayalım diyormuyuz? Aksine en önemli mühendislik çalışmalarımızı onların ellerine bırakıyoruz, onlar da öğrendiklerimizi tatbik etmek istiyoruz. Durum AB için de aynı.
Gelelim yukarıdaki iç karartıcı verilere ve olaylara. Tahammülsüzlük sarmalı içerisinde dönen toplumumuz ile ilgili haberlerin sadece bu sınırlarda kaldığını düşünmek imkansız. Bu haberler dış basın tarafından da takip ediliyor, özel medya ajanslarında gerekli mercilere ulaşıyor. Kısacası katılmak istenilen AB durumun farkında. Neyle karşı karşı olduklarını bildiklerinden çok da haksız sayılmazlar. Üstelik bu haklılığı kendi iç politikalarında malzeme olarak da kullanıyorlar. Ama onların ne yaptığını bir an için düşünmeyelim. Şöyle bir dönüp öz eleştiri yapmak zamanıdır; biz kendimize ne yapıyoruz?
Gökhan KURTARAN
0 yorum:
Yorum Gönder