
Bilimde inanmaktan çok bulmak, ispatlamak, doğruluğunu kabul etmek vardır. Zaman içerisinde doğruluğu kabul edilen teoriler kanunlaşır, ama kanunlarda yerinden oynayabilir. Dolayısıyla bilimde kapının arasına sıkıştırılmış bir “soru işareti” takozu var. Aklın kapısını daima aralı tutar ki, bilimin kümülatif hali tarihsel süreç içerisinde akışına devam etsin. Bilimadamları da genellikle ispat için hayatlarını adarlar, çoğu zaman büyük baskılarla karşılaşır, bazen de canlarını verirler.
Fakat gündelik hayatımızda her zaman “en doğru” olanı değil de “en inanılası” olanı savunmak bazen bir görev halini alıyor. Çünkü “inanılası” olanı savunmak “doğru” olanı savunmaktan çok daha az risklidir. “İnanılası” olan beraberinde tehdit unsuru taşırken, “doğru” olanı anlatmak genelde birilerini huzursuz eder, özellikle otorite sahiplerini. Bunun için Avrupa tarihinin meşhur bilim- çekişmesine bakmak yeterlidir aslında.
Türkiye’de şimdi benzer bir rüzgar esiyor. Uzunca bir zamandır “AB’ye girileceğine inananlar” ve “AB’ye girilemeyeceğine inanlar” arasında bir gerilim var. Bu iki inanç grubunun da hareket noktaları çok çeşitli olabilmekle beraber, nedense her iki düşünceden ilkini savunmak daha az riskli. Çünkü bugün “AB’ye girilsin, zaten girilmesi lazım, evet bir gün mutlaka” demek sanki medeniyet seviyesinizin bir göstergesi, entellektüeliğin bir üst boyutu sayılırken, “hayır girilmeyecek, zaten girilmemeli demek” yerellik, içe kapanmacılık, 30’lara özlemcilik, yetersizlik, cahillik, darbecilik, gericilikle özdeşleştirilmiş durumda. Kısacası öyle kolay bir şey değil bugün “hayır” diyebilmek. Önce o büyük riski göze alabilmeli, bedelini ödeyebilmeli. Fakat her iki inanç grubu da neden o yazımızın başlangıcında bahsettiğimiz “soru takozunu” zihin kapılarının bir arasında koymazlar. “Ya doğru değilse inandıklarım” gibi bir sorgulamanın içerisine girmezler?
Girmezler çünkü bu risklidir. Girmezler çünkü yaftalanamak kişiyi rahatlatır. Girmezler çünkü bu otoriteyi sorgulmaya kadar gider, girmezler çünkü aykırı olmak istemezler, girmezler çünkü...İşte bu liste bu çünküler sinsilesi ile devam eder gider. Fakat aydın bir kişinin doğru ve yanlışın ayrımını kendi zihninde bu kadar katı çizgilerle ayırması pek iyi sonuçlar vermez. Belli ki AB’den öğrenilecek çok şey, beraber yapılabilecek çok iş var. Pekala rasyonel düşünen her kişi öncelikle neden AB ülkelerinde yaşayanların yıllık ortalama gelirinin 40 bin Euro ama bu topraklarda en rakamsal şişirmeyle bile 10 bin Euro’nun altında olduğunu sorgulamalı. Yani işe Avrupa’nın en önemli değerinde “rasyonellikten başlamak”, hariçten gazel okumayı bırakmak lazım. Yaşam standartlarını tutturmak için ille de bir birliğin üyesi olmak gerekmiyor. Eğer herşey yolunda gider ve Türkiye kendi çıkarlarına da hizmet edecek bir şekilde üye olursa ne ala. Fakat ülke için zaruri bazı düzenlemelerin yapılması için bu “çıkmaz ayın çarşambası” tarihi beklemenin pek de anlamı yok. Bugün Norveç, İsviçre gibi ülkeler AB’nin dışında, Avusturalya, Yeni Zelanda Common Wealth üyesi ama başlarında ne yapacaklarını söyleyen bir AB yok. Gayet rahat, mürreffeh, gelişmiş ülkeler... Kısacası doğu toplumlarına has “yönetilme” arzusundan kurtulup, “gerekli” olan her ne ise ivedilikle yapılmalıdır.
Amerika’yı yeniden keşfetmek
Bu sıklıkla kullanılan bir ifadedir ama sanıyorum ki Türkiye için daha bir geçerli. Çünkü başımıza gelen durumların sadece bize özel olduğunun düşünmek büyük yanılgı. Tarih dünyada spor olsun diye öğrenilmiyor ya da öğretilmiyor. Malum ordan bazı dersler çıkarmak mümkün. Bugün Türkiye’de yapılan tartışmaların çok büyük bir kısmının yüz yıl önce de yapıldığının görmek ise nasıl kronikleşmiş meselelerle uğraşarak zaman kaybettiğimizi gösteriyor.
Örneğin çok dilli ve kültürlü bir toplum olma konusunda yaratılan paranoyadan kurtulmak için yine 500 milyonluk Avrupa kıtasına bakmak yeterli. Bugün 10 milyon müslümanı, en az bir o kadar Fas’tan, Libya’dan göçmeni, Çinli, Yahudi, Hristiyan, Ateist, siyahi, beyaz derken dünyanın en renkli alanlarından biri. Fakat her ne kadar zaman zaman ırkçı saldırılara olsa da, yapılan düzenlemelerin vatandaşlık haklarını koruyan, çok dillilik ve kültürlülükten yana düzenlemeler olduğu görülür. Çünkü bu yaşlı kıta kolonyel kültürün ağır yükünü taşıyamayacağını anladı. İnsanlar zorla birbirlerine kendi dillerini dayatmış olmanın ağır yükünü taşımaktan yoruldu. Bugün hala bu zorlama içerisinde olanlar azınlıkta kaldı. Onlarda 1930’ların Musolini ve Hitler’ini kötü bir imitasyonu olmaktan öteye gidemiyorlar.
Kısacası bizim mevzuları bizden önce yaşayanlar var. Ülkede vatandaşların özgürce refah seviyesi yüksek bir şekilde yaşayabilmesi için tek reçetenin Avrupa Birliği olduğuna inanmıyorum. Avrupa Birliği’ne üye olup, yine en kalabalık ama geliri en düşük, en eğitimsiz, en fazla suç oranına sahip, en fakir ülkelerinden biri olabiliriz. Böyle bir üyelik ne ise yarar ki. Bu Las Vegas en ünlü gece kulüplerine üyeliği olan, fakat içeride eğlenecek, üstüne adam gibi bir takım elbise giyip, o ortamda boy gösteremeyecek bir otel çalışanı olmak gibi bir şey. Göz kamaştıran bütün varlığın nasıl ortaya çıkarıldığına kafa yormak, strateji geliştirmek ve doğru olanı başkası Türkiye’ye zorla uygulattırmadan uygulamak tek çıkar yol.
AB’ye inanmak ve inanmamak ikileminden de acilen kurtulmak gerekli. Uluslararası politika din gibi inanıp inanmamak arası bir noktaya çekilemez. Rasyonel değerler çerçevesinde ulusal çıkarlar hesaba katılır, toplumun refahı için geleceğe doğru tutarlı ve planlı adımlar atılır. İşte o zaman 1959’da yapılmış o “başvuru” daha bir anlam kazanır. Yoksa stratejisiz bir şekilde bir kaç ayda bir AB ziyaretlerinde oraya buraya başımızı vurmanın, destek aramanın, ne anlamı, ne önemi, ne de gelecek için bir getirisi var.
Gökhan KURTARAN
Fakat gündelik hayatımızda her zaman “en doğru” olanı değil de “en inanılası” olanı savunmak bazen bir görev halini alıyor. Çünkü “inanılası” olanı savunmak “doğru” olanı savunmaktan çok daha az risklidir. “İnanılası” olan beraberinde tehdit unsuru taşırken, “doğru” olanı anlatmak genelde birilerini huzursuz eder, özellikle otorite sahiplerini. Bunun için Avrupa tarihinin meşhur bilim- çekişmesine bakmak yeterlidir aslında.
Türkiye’de şimdi benzer bir rüzgar esiyor. Uzunca bir zamandır “AB’ye girileceğine inananlar” ve “AB’ye girilemeyeceğine inanlar” arasında bir gerilim var. Bu iki inanç grubunun da hareket noktaları çok çeşitli olabilmekle beraber, nedense her iki düşünceden ilkini savunmak daha az riskli. Çünkü bugün “AB’ye girilsin, zaten girilmesi lazım, evet bir gün mutlaka” demek sanki medeniyet seviyesinizin bir göstergesi, entellektüeliğin bir üst boyutu sayılırken, “hayır girilmeyecek, zaten girilmemeli demek” yerellik, içe kapanmacılık, 30’lara özlemcilik, yetersizlik, cahillik, darbecilik, gericilikle özdeşleştirilmiş durumda. Kısacası öyle kolay bir şey değil bugün “hayır” diyebilmek. Önce o büyük riski göze alabilmeli, bedelini ödeyebilmeli. Fakat her iki inanç grubu da neden o yazımızın başlangıcında bahsettiğimiz “soru takozunu” zihin kapılarının bir arasında koymazlar. “Ya doğru değilse inandıklarım” gibi bir sorgulamanın içerisine girmezler?
Girmezler çünkü bu risklidir. Girmezler çünkü yaftalanamak kişiyi rahatlatır. Girmezler çünkü bu otoriteyi sorgulmaya kadar gider, girmezler çünkü aykırı olmak istemezler, girmezler çünkü...İşte bu liste bu çünküler sinsilesi ile devam eder gider. Fakat aydın bir kişinin doğru ve yanlışın ayrımını kendi zihninde bu kadar katı çizgilerle ayırması pek iyi sonuçlar vermez. Belli ki AB’den öğrenilecek çok şey, beraber yapılabilecek çok iş var. Pekala rasyonel düşünen her kişi öncelikle neden AB ülkelerinde yaşayanların yıllık ortalama gelirinin 40 bin Euro ama bu topraklarda en rakamsal şişirmeyle bile 10 bin Euro’nun altında olduğunu sorgulamalı. Yani işe Avrupa’nın en önemli değerinde “rasyonellikten başlamak”, hariçten gazel okumayı bırakmak lazım. Yaşam standartlarını tutturmak için ille de bir birliğin üyesi olmak gerekmiyor. Eğer herşey yolunda gider ve Türkiye kendi çıkarlarına da hizmet edecek bir şekilde üye olursa ne ala. Fakat ülke için zaruri bazı düzenlemelerin yapılması için bu “çıkmaz ayın çarşambası” tarihi beklemenin pek de anlamı yok. Bugün Norveç, İsviçre gibi ülkeler AB’nin dışında, Avusturalya, Yeni Zelanda Common Wealth üyesi ama başlarında ne yapacaklarını söyleyen bir AB yok. Gayet rahat, mürreffeh, gelişmiş ülkeler... Kısacası doğu toplumlarına has “yönetilme” arzusundan kurtulup, “gerekli” olan her ne ise ivedilikle yapılmalıdır.
Amerika’yı yeniden keşfetmek
Bu sıklıkla kullanılan bir ifadedir ama sanıyorum ki Türkiye için daha bir geçerli. Çünkü başımıza gelen durumların sadece bize özel olduğunun düşünmek büyük yanılgı. Tarih dünyada spor olsun diye öğrenilmiyor ya da öğretilmiyor. Malum ordan bazı dersler çıkarmak mümkün. Bugün Türkiye’de yapılan tartışmaların çok büyük bir kısmının yüz yıl önce de yapıldığının görmek ise nasıl kronikleşmiş meselelerle uğraşarak zaman kaybettiğimizi gösteriyor.
Örneğin çok dilli ve kültürlü bir toplum olma konusunda yaratılan paranoyadan kurtulmak için yine 500 milyonluk Avrupa kıtasına bakmak yeterli. Bugün 10 milyon müslümanı, en az bir o kadar Fas’tan, Libya’dan göçmeni, Çinli, Yahudi, Hristiyan, Ateist, siyahi, beyaz derken dünyanın en renkli alanlarından biri. Fakat her ne kadar zaman zaman ırkçı saldırılara olsa da, yapılan düzenlemelerin vatandaşlık haklarını koruyan, çok dillilik ve kültürlülükten yana düzenlemeler olduğu görülür. Çünkü bu yaşlı kıta kolonyel kültürün ağır yükünü taşıyamayacağını anladı. İnsanlar zorla birbirlerine kendi dillerini dayatmış olmanın ağır yükünü taşımaktan yoruldu. Bugün hala bu zorlama içerisinde olanlar azınlıkta kaldı. Onlarda 1930’ların Musolini ve Hitler’ini kötü bir imitasyonu olmaktan öteye gidemiyorlar.
Kısacası bizim mevzuları bizden önce yaşayanlar var. Ülkede vatandaşların özgürce refah seviyesi yüksek bir şekilde yaşayabilmesi için tek reçetenin Avrupa Birliği olduğuna inanmıyorum. Avrupa Birliği’ne üye olup, yine en kalabalık ama geliri en düşük, en eğitimsiz, en fazla suç oranına sahip, en fakir ülkelerinden biri olabiliriz. Böyle bir üyelik ne ise yarar ki. Bu Las Vegas en ünlü gece kulüplerine üyeliği olan, fakat içeride eğlenecek, üstüne adam gibi bir takım elbise giyip, o ortamda boy gösteremeyecek bir otel çalışanı olmak gibi bir şey. Göz kamaştıran bütün varlığın nasıl ortaya çıkarıldığına kafa yormak, strateji geliştirmek ve doğru olanı başkası Türkiye’ye zorla uygulattırmadan uygulamak tek çıkar yol.
AB’ye inanmak ve inanmamak ikileminden de acilen kurtulmak gerekli. Uluslararası politika din gibi inanıp inanmamak arası bir noktaya çekilemez. Rasyonel değerler çerçevesinde ulusal çıkarlar hesaba katılır, toplumun refahı için geleceğe doğru tutarlı ve planlı adımlar atılır. İşte o zaman 1959’da yapılmış o “başvuru” daha bir anlam kazanır. Yoksa stratejisiz bir şekilde bir kaç ayda bir AB ziyaretlerinde oraya buraya başımızı vurmanın, destek aramanın, ne anlamı, ne önemi, ne de gelecek için bir getirisi var.
Gökhan KURTARAN
0 yorum:
Yorum Gönder