29 Mayıs 2009 Cuma

Kavacık'ta bir akşam ve silah sesleri

Ellerde silahlar arabalarından yarı bellerine kadar sarkmış, aklınca asker uğurlayan, bağırıp çağıran, bildik nidalar atan kendini bilmez insanlar...Geçen gün resmen ben ve benim gibi kaldırımdan yürüyen insanların yüreğini ağzına getiren bu ucubelere neden kimse dur demez bilmiyorum. Hemen ara sokaklardan birine kaçmak zorunda kaldım. Çünkü dar bir sokak boyunca yüzün üzerinde araçtan insanlar ellerinde ne olduğunu bilmediğim silahları gökyüzüne doğrultmuş, ateş etmekteydi. Her gün gazete haberlerinde okuduğumuz ölümlerden birisi her an gerçekleşebilirdi. Bir apartmanın camından bakan, balkonunda çayını içen, sokakta işinden evine dönen birisi o an vurulabilir, hayatını kaybedebilirdi.

Ama kimin umrunda, ne de olsa bütün ömürleri boyunca en büyük başarısı asker olmak olan bu cahil kalabalığın bir şey dinleyecek hali yok. Ne ellerinde salladıkları bayrağın anlamını, ne bu toprakların tarihini, ne de uygar bir medeniyet olmanın ne demek olduğunu biliyorlar. Bütün bildikleri rahatsızlık vermek, bağırmak çağırmak, tehdit etmek, arabayla hız yapmak, sevinince üzülünce kurşun sıkmak, dövmek, yıkmak, kırmak...ama asla yapmak ve yaratmak değil. İçinde bulundukları toplumun üzerinde ağır bir yük bu insanlar. At, avrat, silah genellemelerinin arkasına sığınmamın bir anlamı yok. 2009 bu manzalara dünyanın başka hiç bir yerinde yok. Yanı başında iş merkezlerinin yükseldiği, sitelerin, apartmanların, mağazaların olduğu hiç bir caddede başka milletten birilerin ellerindeki silahları pek matah bir iş yapıyormuşcasına oraya buraya sıktığını göremezsiniz. Ama burda görüyoruz, ben Kavacık’ta dün gördüm. Bahsettiğimiz yer İstanbul’un Wall Street’i Levent’e 15 dakika mesafede. Bu arada unutmadan hatırlatalım, İstanbul 2010’da Avrupa Kültür Başkenti...! Sokak ortasında düğünde, cenazede, askere uğurlamada, sünnette, maç sonrasında, sevinçte, kederde eline silah alıp Türkiye’yi savaş alanına çeviren bu insanları hangi kültürün parçası? Sormaz mı acaba Türkiye’nin güzelliklerini görmeye gelen birileri bize, “ne yapıyor bu insanlar”?

Gökhan KURTARAN

25 Mayıs 2009 Pazartesi

Sahaflarda Satılık İnsan Fotoğrafları


Eski alışkanlıklarımdan birisi de İstiklal Caddesi’ndeki Avrupa Pasajı’na paralel sahafı gezmek. Orda Antonio Tabucchi’nin kitaplarını aradım haftasonu. Yazarın kitaplarını bulamasam da her zaman olduğu gibi sahaf dükkanlarını gezmenin keyfini çıkardım. Bir yandan kitapları inceliyor, bir yandan da dükkanlardan birinden yükselen Ajda Pekkan’ın “Baksana Talihe” şarkısını dinliyordum. Taksim’in bu pasajında zaman durmuş gibi gelir bana, sanki o insanlar hep orda, orda hep aynı gün yaşanıyormuş gibi. Bir kaç sene önce köşedeki sahafçıda Jack London’ın “Martin Eden” kitabını ararken tanıştığım güzel kızın hala orda olduğunu görünce de ayrı bir mutlu oldum. Burada kesinlikle herşey aynıydı. Zaman durmuştu.

Galatasaray Lisesi’nin karşısında ki bu binanın bir tarafından sahafa girince diğer tarafından meşhur Balık Pazarı’na çıkılır. Ben her seferinde bu sahafı gezer, Balık Pazarı’na geçmeden bir de Avrupa Pasajı’ndan yürürüm. O pasajın dükkanlarının aynalarla dolu olmasından dolayı “Aynalı Çarşı” diye anıldığının yeni öğrendim. Burada en çok tarih kokak dükkan Ergun Hiçyılmaz’ın eski plakları, afişleri, reklamları, dergileri sattığı dükkandır. Her geçişimde uzun uzun camekanından bakmaktan haz duyarım. Diğer dükkanlar biraz turistiktir; fes, dansöz kemeri, zil derken oryantalistlerin rüyalarını süsleyecek kadar ışıltılı dükkanlar ama benim pek ilgimi çekmezler.

Tekrar Sahaflar çarşısına dönelim çünkü burayla ilgili anlatacak bir hikayem var, mutlaka anlatmalıyım. İlk zamanlar beni burdaki kitaplar hüzne boğardı. Belli ki Fransızca bilen İstanbullu bir beyefendi öbür dünyaya göçmüş ki, 1910-20 senelerine ait ansiklopediler istiflenmiş alıcılarını bekliyor. Hepsi toz, toprak içerisinde. Kimbilir hangi Bey ya da Hanım, bir zamanlar Beyoğlu’ndaki evinde bu kitapların sayfalarını karıştırmıştı. O yüksek tavanlı Rum evlerinde, büfede dizilmiş olan, dönemin baş tacı bu kitaplar, kimbilir hangi olaylara tanık olmuştu...İşte bütün bunlar kontrol edemez bir şekilde aklımdan geçerken. Pasajın üst kata çıkan merdiven ile birleştiği noktaya doğru ilerliyor ve gördüklerime inanamıyordum. O da bir şey mi? İnsanların öldükten sonra sadece canı gibi kıymetli kitapları değil ayrıca en özel fotoğrafları da satılıyordu; tanesi 25 kuruşa...

Bir an kendime atfettiğim bütün öznellik, farkılılık, özellik gözlerimin önünde eridi gitti. Hiç de özel değildim işte. Benim de bir gün fotoğraflarım kim bilir hangi sahafın tablasında satılacaktı. Belki de çocuklarım önce benden, ölümümden sonra da şiir defterlerimden, kitaplarımdan, fotoğraflarımdan kurtulmak isteyecekti. Ne feci bir şey bunu düşünmek? İşte o fotoğraf kutusu önümde duruyordu. Elime bir tomar foroğraf aldım. Kimisi 60’lı yıllarda, kimisi 50’li yıllarda çekilmiş beyaz ve bazen sarımtırak, kime ait olduğu hakkında hiç fikrimin olmadığı fotoğtaflar. Kimisi beyaz gelinlikler içerisinde saçları 50’lerin şıklığında, dalyan gibi açık renk saçlı, jön bakışlı bir adamın yanında, sanki o gün bugünmüş gibi bana bakıyor. Kimisi üç arkadaşı ile bir yol kenarında kaldırıma oturmuş çay içiyor, üçü de genç 20’lerinde zımba gibi delikanlılar. Arkasını çeviriyorum; “canım yanımda gördüğün arkadaşım Hamdi, çok iyi arkadaşımdır, bacak bacak üstüne atan...”yazmış, demek ki bu fotoğrafı sevgilisine göndermiş ki, bu yakın arkadaşına da bir sevgili ayarlansın. Kız fotoğrafı alsın, arkadaşlarına göstersin, “nasıl çocuk ama” desin. Bir dönem evliliklerin ilk adımı bu şekilde atılırmış, benim ailemde bile...

Hüzünlü bir şekilde bütün bu fotoğraflara bakarken, içlerinde biri dikkatimi çekti. Cahide Sonku’ya benzeyen, büyük ihtimalle onun filmlerini izlemiş, etkisi altında kalmış, sarışın, kendinden emin, vakur ama bir o kadar da hüzünlü bir şekilde, açık uzun bir pencerenin önünde durup fotoğrafçıya bakan o kadın...Öylesine manalı bir bakış ki bu...Bir sevgiliye ancak onu çok özlediğini anlatsın diye bu resim çekilmiş olmalı. Bu hüzünlü bakışlar, bu endam, bu zerafet başka kim için olabilirdi ki?

Ben bu fotoğrafı satın almak istedim. Tam cebimden parasını çıkaracakken, almamaya zar zor ikna ettim kendimi. Ben nasıl bir başkasının en özel, en mahrem, en manalı fotoğraflarını ölümlerinden sonra bir sahaftan satınalabilirdim? Ne hakla? Kendi ailelerinin ıvır zıvır diyerek sokağa attığı bu resimler içimi zaten çok acıtmıştı. İnsan bir felaket görünce hemen kendini hatırlar, kendi sonununda böyle mi olacağını düşünür, işte ben de tam onu yapmıştım. Pasajdan çıkıp, Asmalı Mescit’e geçip biramı içme zamanı çoktan geçiyordu.
Aklımda yine o kadının bakışları...uzun bir pencerenin önünde bütün zerafeti ile beni izlemekte....

Gökhan KURTARAN

Habertürk'ten Murat Belge'ye linç kampanyası

Bir süredir günlük gazeteleri, köşe yazarlarını düzenli olarak okuyanların dikkatini çekmiş olacak bir tartışmadan feci halde rahatsız oldum. Nedendir bilinmez, henüz rüşdünü ispat etmemiş, dün kurulmuş bir gazete, Murat Belge’yi hedef tahtasına yerleştirmiş durumda. Hemen her gün gazete de Murat Belge’ye saldıran köşe yazıları yazan zat-ı muhterem de Murat Bardakçı. Ben kendisini uzunca yıllar Hürriyet’te yaptığı “magazin tarihçiliği” vesilesiyle tanırım. Düzenli olarak gündemle ilişkilendirdiği, sıkça anakronizim yaptığı yazılarından rahatsız olmamıştım. Kitlesi vardı, takip de ediliyordu. Lakin nedendir bilinmez, “kişisel öfkelerinin” esiri olmuş bir sekilde döndü Habetürk’e.

Bardakçı önce Murat Belge’yi “tekneli irşad turları” düzenlemekle itham etti. Evet uzun yıllardır Murat Belge boğazın güzelliklerini, engin bilgisi ile harmanlarayarek tekne turlarına meraklıları ile paylaşır. Bunda garipsenecek ne varsa ben anlamadım. Daha sonra Bardakçı hızını alamıyor ve “Hazret entelektüel, yazar, filolog, tarihçi, barışçı, solcu, kültür adamı, yayıncı, profesör ve İstanbul uzmanı... Bitmediiii... Edebiyatçı, taş plak üstadı, filozof, yakışıklı, aktivist, bilmem neredeki yurttaşlar derneğinin feşmekânı, İstanbul uzmanı, vesaire, vesaire, vesaire...” diyerek Murat Belge’yi kendince alaya aldığını sanıyor.

Murat Belge’yi öğrencisi olarak tanırım. Bölüm Başkanlığı’nı yaptığı Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü’nden mezunum. Üniversiteye girdiğimiz ilk günlerden itibaren kendisinin alçak gönüllülüğüne tanıklık etme fırsatı bulduk. Daha da önemlisi çok bilmenin yaninda“erdemli” olmayı da gerektirdiğini, ikisinin bütünleştiği an o kişi ayrı bir yüksekliğe çıkardığını gördük. Bölümde milliyetçi hissiyatları yüksek olan arkadaşlarımız da vardı, liberal diyebileceklerimiz de...her renkten, inançtan, cinsiyetten, memleketten, ideolojiden bir avuç genç insan gözlerimizi açarak dikkatli bir şekilde dinlerdik anlattıklarını. Bugün o anlatılanlardan daha da fazla erdemli bir insanın duruşuna tanıklık ettiğim için şanslı sayarım kendimi. Dört yıl boyunca ne bir kişinin kalbini kırdığını, ne bağırdığını, ne hakaret ettiğini bilmem. Zaten kendisini tanıyanlar bütün bunların Murat Belge’den çok uzak olduğunu bilir. O gerçek anlamda “dünya vatandaşı”dir.

Murat Belge’nin tarzı değildir, ona buna laf yetiştirmek, günümüz pop yıldızları gibi kapris yapmak, rahatsızlık vermek. Kendisinden beklendiği üzere Bardakçı’nın yazısına yine kendine özgü efendiliği ile 16 Mayıs 2009 tarihinde bir cevap vermiş;

Şimdi bu saydıklarından bazılarını ben de kendimi anlatmak için söylerim: İletişim Yayınları’nı kurduğuma göre, “yayıncı” sayılırım; övünülmeyecek kadar yakın zamanda resmen bu “ünvan” verildiğine göre, demek ki, evet, “profesör”üm; kendimi “solcu” olarak tanımlarım ve “barış”a gerçekten önem veririm ve bu amaçlar için akla yakın “aktivizm” kanalları varsa bunlara girmekten kaçınmam. Yazı durmadan yazdığıma, bunlar yayımlandığına, hatta birileri benden habire “yazı” istediğine göre, herhalde “yazar”ım da, üstüne üstlük. “Üstad falan değilim ama epeyce taş plak toplamışlığım vardır (neyse bunun kusuru). Harikulade mizahî üslûbuyla tanımladığı derneği kurdum, bir şeyleri de oldum. Haa, evet, “edebiyatçı” olduğumu da düşünürüm.

Öteki sıfatlara gelince, onları ben kendim için pek kullanmam. Örneğin, mezun olduğum bölümün resmî olmayan adı “İngiliz filolojisi” olarak geçer ama ben kendimi “filolog” saymam; tarihe ilgim çoktur ama bu konuda kalem oynattığımda, “Ben kariyerden tarihçi değilim” uyarısında bulunurum. “Entelektüel”, “kültür adamı” olup olmadığıma son analizde toplum karar verir. İki kere söylediğine göre en fazla sinirlendiğini tahmin ettiğim “İstanbul uzman”lığı da böyle bir şey. Aklı başında biri kalkıp da “Ben İstanbul uzmanıyım” diye konuşmaz. Ayrıca, “Ben şöyle bir iş yapayım” diyerek kendim de başlatmadım bu işi. Öneri geldi, yaptım. Arz talebi değil, talep arzı belirledi.”


Ben tüm bu yazılarını okuduğumda artık bu tartışmanın da bir son bulacağını düşünmüştüm ki yanıldığımı dün akşam denk geldiğim Teketek programını izlerken farkettim. Yazdıklarını yeterli görmemiş olacak ki, Fatih Altaylı’ya konuk olma ihtiyacı hissetmiş Bardakçı. Bu sefer bildik “itici” ve “sinirli” tavrıyla neredeyse ağzına ne gelirse söylüyordu Murat Belge için. Birinin bu şekilde konuşabilmesi için aklını yitirmesi gerektiğini düşünürdüm, ama mevzu Murat Belge olunca o kişinin tamamen “akılsız” olduğunu düşünürüm. Nasıl vahim bir “kıskançlık” ise içerisindeki, benliğini sarmış. Üstün gazeteclik performansı ile zaten hakkında soru işareti de bırakmamış olan Fatih Altaylı’da bu karalama kampanyasına katılmıştı. Hiç utanmadan, yüzleri kızarmadan “o kim ki Profesör olmuş, ne yapmış ki olmuş” deme yüzsüzlüğünü de gösterdiler. İçimde bir şeyler kırıldı. Hani çok bilge olduğunu bildiğiniz, işte erdemli insandır dediğiniz birisine sanki ellerinde sopalarla birileri saldırırmışcasına içim acıdı. Elimi uzatıp durdurmak istedim bu linç kampanyasını, bu çirkin medya lağımı içerisine çekilmeye çalışılan Murat Hoca’mı...

Belli ki bu daha önce aydın şahsiyetlere çok kez yapılmış olan bir “hedef gösterme” ile karşı karşıyayız. Hem de öylesine pervasızca yapılıyor ki bu...

Murat Belge’yi anlatmaya başlayınca insan tutuklaşır nedense, önünde ki devasa bilgelik ve tevazu örneğini düşündükçe. Peki neler yapmış Murat Belge? Charles Dickens, William Faulkner, Martin Chuzzlewit ve John Berger’den benzersiz çeviriler yapmış, 12 Mart’ta düşünceleri yüzünden iki yıl cezaevinde kalmış, 1981’de YÖK’ün kurulması ile üniversiteden istifa etmiştir, 1983 yılında İletişim Yayınları’nı kurmuş, Helsinki Yurttaşlar Derneği’ne Başkanlık yapmış, John Freeley’den sonra İstanbul üzerine en güzel “Gezi Rehberi”ni bize kazandırmış, aralıksız yazmaya devam etmiş, daima özgür düşüncenin yanında olmuş, bunu yazıların da her zaman ifade etmiş. Bu bitmez tükenmez mücadele de ne kimseye çamur atmış ne de onlarla ağız dalaşına girmemiş. Engin bilgisinin yanında, erdeminden ve asaletinden hiç ödün vermemiş.

Bütün bu “linç kampanyası”nın ortaya koyduğu resim ortada. Daha önce Hrant Dink’e de aynısı yapılmış, aylar öncesinden hedef tahtasına yerleştirilmişti. Bu yüzden lütfen bu sefer uyanık olalım! Murat Belge’nin kıymetini bilelim.

Gökhan Kurtaran

22 Mayıs 2009 Cuma

beni hatırla...

...
Bilemezsin,
Sana verecek bir armağanı ne çok aradığımı,
Hiçbir şey içime sinmedi
Altın madenine altın sunmanın ne anlamı var,
Ya da okyanusa su.
Düşündüğüm her şey
Doğu'ya baharat götürmek gibiydi.
Kalbimi ve ruhumu da vermemin bir yararı yok,
Çünkü sen zaten bunlara sahipsin,
O yüzden sana bir ayna getirdim.
Kendine bak ve beni hatırla.

Mevlana Celaleddin Rumi (1207-1273)
Tercüme ve uyarlama: Halil Kulluk

İntekno Hoşgörü Sazandeleri ve Andres Mustonen; Kültür Kafiyeleri, 26 Mayıs 2009 saat 20.00, Boğaziçi Üniversitesi


26 Mayıs günü Boğaziçi Üniversitesi’nde çok güzel bir etkinlik olacak. Şimdiden haberini buradan yapalım istedim ki ilgili olanlar daha sonra neden kaçırdıkları üzülmesinler.

Intekno Şirketler Grubu’nun Yönetim Kurulu Başkanı Halil Kulluk’un çabaları sonucunda artık gelenekselleşmeye başlayan kültürel etkinliklerden birisi “Intekno Hoşgörü Sazendeleri ve Andres Mustonen; Kültür Kafiyeleri". İş dünyasındaki başarısı kadar gençlere, yenilikçi beyinlere olan ilgisi ve sanat sevgisi ile de bilinen Sn. Kulluk yine İstanbullu sanatseverlerin beğeni çıtalarını yükseltecek bir sanatsal etkinliğini bizlere kazandırmış bulunuyor. Şimdiden çok teşekkürler.

Konser saat 20.30’da başlıyor ve 22.00’ye kadar devam ediyor. Etkinlik programı aşağıda yer almaktadır;

Merhaba- Göksel Baktagir
Gülümcan- Murat İşbilen
Sabah Rüzgarı- Yurdal Tokcan
Horon- Göksel Baktagir
Özleyiş-Yurdal Türkcan
Kültür Kafiyeleri- Intekno İstanbul Enseble
Üsküdar Türküsü- Anonymous
Atlantis- Göksel Baktagir
Gürcü Kızı- Yurdş Tokcan
Dağlara Yükseliş- Göksel Baktagir

Performans:

Yurdal Tokcan (Ud)
Göksel Baktagir (Kanun)
Selim Güler (Klasik Kemençe)
Emrullah Şengüler(Çello)
Baki Kemancı (Keman)
Volkan Yılmaz (Ney)
Sumru Ağıryürüyen (Vokal)
Bülent Elmas (Perküsyon)
Oray Yay (Perküsyon)

Konuk sanatçı : Andres Mustonen (Keman)

Yer: Saadi Bina, Boğaziçi Üniversitesi saat: 20.00

Fransa Fransa Nereye?


Bu sabah Radikal gazetesinde gördüğüm Fransa üzerine bir magazin haberinden sonra Fransa Cumhurbaşkanı Nicholas Sarkozy üzerine yazmak istedim. Dünyanın her yerinde artık yıldız (celebrity) liderler var malum; ya da yıldızlaştırılmış olanlar; Obama’nın rengi, sportif oluşu, Sarkozy’nin 1.55 boyunda ama ünlü İtalyan manken Carla Bruni ile evli olması, İtalyan Berlusconi’nin eşini aldatması, boşanması, flörtöz ilişkileri, tuhaf açıklamaları, sayısız estetik operasyon geçirmesi, Karun kadar zengin, ülkede çok güçlü olması…Bu liste uzar da gider.

Fakat Avrupa’nın çok zorlu bir süreçten geçtiği malumunuz. İzlanda krizin ilk darbesini yedi. Bir sene once dünyanın en rahat ülkelerinden biri olan İzlanda vekillerinin maaşını bile yatıramaz duruma geldi. Ardından Macaristan işsizliğe çare olması umuduyla, otomotiv işçilerinin çalışma günlerini üçe düşürüp daha çok kişiyi istihdam etmeye çalıştı. İngiltere en aklı başında önlemleri aldı ve nispeten etkileri en aza indirdi şimdilik. Ama henüz Avrupa’nın üzerindeki kara kabus bulutu yok olmuş değil. Bütün bu zor günlerde ise toplumların nabzını iyi ölçmek, onların duyarlılık noktalarını iyi belirlemekte fayda var.

Belli ki bunu bazı liderler yapamıyor; Nicholas Sarkozy gibi. Fransa’da üst düzey kişilerle, bakanlarla görüşen, ana dili gibi Türkçe konuşan ve Ankara’da yaşayan genç bir Fransız beyefendiyle geçenlerle işim dolayısıyla karşılıklı oturduk konuştuk. Ona Fransa’nın Türk medyasında daha çok Carla Bruni ile anıldığını, Bruni’nin Sarkozy’nin de önüne geçmiş gibi gözüktüğünü söyledim. Bana baktı ve “Fransızlar çok rahatsız” dedi. Ben de yıllar yılı Fransız eserlerini İngilizce’den okudum, Fransız okullarından filan da mezun değilim ki derin analizler yapayım toplumun üzerine. Onu en iyi bilen yine o ülkenin kendi vatandaşlarıdır diyerek ona sordum.

Beni çok şaşırtacak sözler söyledi; “Fransızlar bugün ilk defa Fransız sokaklarında devrim diye bağırıyorlar, sesleri çok gür çıkıyor. Herkes sık sık 1789 ile 2009 kıyaslaması yapıyor, benzer özellikler olduğunu söylüyor. Ülke ekonomik kriz ile boğuşuyor, Fransa’da ise Sarkozy’ninde Carla Bruni’nin de halka bıkkınlık vermiş durumda. Fransa değişim istiyor. Hemen her sokakta gösteriler yapılıyor, medya pek yayınlamasa da çoğu büyük ciddi gösteriler. Üniversitelerden DEVRİM sesleri yükseliyor. Sarkozy’nin iki sene sonra seçilmesi, siyasette bile olması artık mümkün gözükmüyor...”

Bu sözler karşısında adeta dondum kaldım. Uzun uzun karşımdaki bu üst düzey bürokratlarla sıkı ilişkileri olan Fransız’ın, Türkçe konuşarak bana anlattıkları karşısında aklımdaki soruları toparlamaya çalıştım. Medyayı sıkı takip etmeme rağmen ben Fransa’nın ne derecede kaynayan bir kazan olduğunu görememişim demek.

Şimdi Radikal gazetesinin haberine dönelim; Fransa’nın Femme Actuelle dergisinin muhabiri Sarkozy ile röportaj yaparken Bruni eşini iki lafın arası sıkıştırıyor, okşuyor, sarılıyormuş. Sarkozy’nin ciddi bir devlet adamı gibi durmasına izin vermiyormus. 1.55’lik Sarkozy’nin arkasından "Bon courage, chou chou" (Kolay gelsin, benim küçük sevgilim) diyormuş. Bu görüntüler Fransız halkını iyice rahatsız etmeye başlamış. Aslında tam da anlatmak istediğim bu; halkın dertleri, ciddi ihtiyaçları var ama her ne hikmetse halkın sorunları ile ilgilenmesi gereken bu zat-ı muhterem kendi gönül ilişkisinden kafasını kaldıramıyor, bir türlü Fransa’nın beklediği lider olamıyor.
Bu yazdığım haber gibi niceleri dünya gazetelerinde yer alıyor. Bahsettiğim gibi halk çoktan sokaklara çıkmaya başlamışsa meseleleri daha bir dikkatli irdelemek gerekir. Hele bir de bahsettiğimiz bu halk, Fransız halkıysa, işte o zaman bu durumdan korkmak gerekir.
Kimbilir, belki de ekonomik krizin ardından kendini tanımlamaya çalışan AB’yi, ileride
Fransa’dan gelecek haberler şekillendirir.
Tıpkı Avrupa tarihinde bir çok kez olduğu gibi....
Gökhan Kurtaran

20 Mayıs 2009 Çarşamba

Yıl 1993 ve Türkan Saylan’dan gelen bir telefon


Türkan Saylan’ın ardından, önce hasta yatağında iken haksız yere evinde arama yapılarak Ergenekon zanlısı gibi gösterilmesinden , sonra da 19 Mayıs günü caddelere çılgınca dolduran kalabalıklarla defnedildikten sonra yazılıp çizilmeyen kalmadı. Kendilerini muhafazakar olarak tanımlayan ve sık sık ahlaki çizgilerin dışına adım atmayı, sövüp saymayı adet edinmiş olan yayın organları “Saylan cehenneme mi gidecek” başlıklı forumlar açtılar. Ne derece kör ve saygısız olduklarını, sayısız hizmette bulunmuş, vefat etmiş birinin arkasından konuşarak bir kez daha gösterdiler. Diğer gazetelerde en azından Saylan’ın ardından yapmış olduğu muhteşem çalışmaları tekrar tekrar anlatarak, ne büyük bir değeri kaybettiğimizden bilmeyenleri de haberdar ettiler.

Benim aklımdaysa hep Saylan’la olan o küçük anım vardı. Mersin’de yedi sekiz yaşlarında bir çocukken resim yapmayı çok severdim. Günlerce gecelerce Monomi pastel boyalar elimden düşmezdi. Okuldaki resim hocalarım da ilçede, ilde, ülkede ne kadar resim yarışması varsa hepsine katılmamı isterlerdi. Bunlardan biri de Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin resim yarışmasıydı. Bu yarışmadan bana güzel bir berat gönderilmişti, yanında da bir çocuk kitabı. Bu kitaptaki hikayeleri çok begenmiş, daha sonra basılacak kitaplar için de resim yapmak, göndermek istediğimi anlatan, berat için teşekkür eden bir mektup yazmıştım. Çocukluğumdan beri bıkmadan yaptığım bir iştir mektup yazmak. Aradan bir kaç ay geçmişti, evin telefonu çaldı, telefonda annem Türkan Hanım seni arıyor diyerek beni telefona çağırmıştı. Ne kadar heyecanlanmıştım anlatamam. Evet telefon numaramı mektubun altına yazmıştım ama aranacağımı hiç tahmin etmemiştim. Bana mektubumu çok begendiğini, mutlaka yazmamı, resimle beraber yazmaya da devam etmemi söylemişti. Daha sonra nerde okuduğumu, neler yapmak istediğimi sormuştu. Çok güzel bir konuşmaydı. 7-8 yaşında Türkan Saylan’ın zerafetine ve içtenliğine tanık olmuştum. Türkiye’nin bir köşesinden onun adına gelmiş bir çocuk mektubunu üşenmemiş okumuş, beni cesaretlendirmek için evime telefon etmiş, konuşmuş bu “insan” yıllarca hafızamdan silinmedi. Nerede adı geçse büyük bir merak ve ilgiyle takip ettim.

Aradan yıllar geçti, resim yapma merakımdan geriye sadece sanata olan ilgim, mimari ile olan amatör ilişkim kaldı. Fakat yazı hayatımın temel taşlarından biri oldu. Ortaokulda okumaya başladım gerçek anlamda. Lise tam bir milat oldu beğenilerim oluşmasında. Üniversite de ise Karşılaştırmalı Edebiyat bölümünü seçmiştim. Günlerimiz, gecelerimiz kitap okumakla, bölümden arkadaşlarımızla okuduklarımızı tartışmakla geçerdi. Şimdiyse elime ne geçse okuyorum. Bilgisayar gözlerime ne kadar zarar verse de, inatla ekrandan okuyorum. Otobüse elimde kitapla binmemişsem, nereye bakacağımı, elimi nereye koyacağımı, ne yapacağımı şaşırıyorum. Kısacası Türkan Saylan’ın sözleri, içimdeki merakla da birleşmiş olacak ki, okumak ve yazmak beni ben yapan yegane eylemler halini almış.

Şimdi onu eller üzerinde görmek içimi acıttı doğrusu. Sonra mutlak çıkılacak bir yolculuğa onun ardında bunca güzellik bırakarak çıkmış olması tesellim oldu. Kime nasip olurdu ki sevginin böylesi...Aklımda beni arayan ses yankılandı 19 Mayıs gecesı tekrar tekrar; “yazmaya devat et Gökhancım olur mu, mektubun çok güzel”.... Allah gani gani rahmet eylesin!

09 Mayıs 2009 Cumartesi

Çorak toprakların naçar ve cahil kalmış insanları

Sanıyorum ki Mardin’in küçücük bir köyünden çıkıp, ülkenin en vahşet dolu tablosunu çizmiş insanlar için bu başlıktan daha iyisini bulabilecek durumda değilim. İçinde bulunduğumuz yıllarda, ortalama TV izleme süresinin 5 saati aştığı düşünüldüğünde, yakılan ağıtların ne derece boş olduğu görülür. Her türlü şiddetin alabildiğine gösterildiği TV’de, insanların rol modelleri ya bir ağa, şeyh, derviş, mafya babası, ya da güzelliği ile istediklerini elde edebilen kalifiye bir hayat kadını. Bütün bu ikonları hepsi başlı başına güçlü. Hepsi alabildiğine heybetli. Çorak ve (daha da çoraklaşacak olan) toprakların, naçar kalmış cahil insanları, tüm kaybetmişliklerinin acısını bu sanal karakterlerin meşhum kudretinde dindirmekte, bir anlamda uyuşmakta, ama ne kendileri ne de o karakterler gibi olabilmektedir. Sevdiğine yan bakanın “kurşunu beynine sıkmak”, laf atanı “mermi manyağı yapmak”, ters bakanın “topuklarına sıktırtmak” adeta bir toplumun yaşam biçimi haline gelmeye başladıysa, nerede yanlış yapıldığına bakmak gerekir;

Durum düşündükçe insanın içini acıtmakta. Çünkü içinde yaşadığımız Cumhuriyeti kuranların hayal ettikleri toplum 1930’da bile bu durumda değilmiş. Toplumsa hoşgörü, anlayış, berbaber yaşama ve başarma istenci çok daha yukarılardayken, ne oldu da bu toplum kaybetmeye mahkum kılındı? Bu sorunun cevabını, bugün yaşanan vakalardan çok, Atatürk devrimlerinin nasıl anlaşıldığını, nasıl yorumlandığına bakarak görebiliriz. M.Kemal Atatürk bütün özelliklerinin üstünde -bana göre- devrimcilik gelir. Eğitim, kadın hak ve özgürlükleri, kalkınmış medeniyetler seviyesine ulaşabilmek için sınırlı imkanların seferber edildiği ekonomik tedbirler, dini şarlatanların elinden oyuncak olmaktan kurtarıp, bireylerin özgür tercihlerine bırakmak ve daha sayamayacağımız bir çok büyük devrim.

Peki bu devrimlerden hangileri zamanla terkedilmedi ki? Bugün Mardin’in bir köyünde katledilen 43 kişinin ardından, doğu illerinde koruculuk sisteminin varlığı tartışılırken, nedense köy enstitülerinin yokluğu tartışılmıyor. Acaba o köylerde bugün orta yaşın üzerine olanlar köy enstitülerinde yetiştirilmiş olsalardı, iş ve meslek kaygılarından uzak, çağdaş değerlere sahip, tarımla, hayvancılıkla uğraşan köylüler olmuş olsalardı, bugün bütün bu iç karartıcı haberlere konu olurlar mıydı? 80’li yıllarda tepelerine çöken teröre karşı tepki duymazlar mıydı? Ellerine silah almanın hiçbir davada onları haklı yapmayacağını, aksine kaybetmeye mahkum kılacağını bilmezler miydi? Bilirlerdi, çünkü temel eğitimlerini almış, çağdaş değerlere sıkı sıkıya bağlı, demokrat, Atatürkçü, hak ve hürriyetlerinin bilincinde köylüler olurlardı. Allah’ın emridir diyerek 12 yaşında kızla evlenmezlerdi, töre diye onun bunun dedikodusu sebebiyle kendi kız kardeşlerini katletmezlerdi, intihara zorlamazlardı, kadın dövmezlerdi, annelerinin de bir zamanlar genç bir kız olduğunu hatırlar, masum kız çocuklarına şiddet uygulamazlardı. Çünkü bilirlerdi çağdaş medeniyetin bir parçası olmanın ne anlama geldiğini.

Geçmişte faaliyette olan gericilik, yobazlık bugünde farklı formlarda kendisini göstermeye devam ediyor. Öyle ki, devlet yönetiminde bulunanlar bile kız ve erkek çocuklarının ayrı ayrı okutulmalarının gerekliliğinden dem vuruyor. Sene 2009...15. veya 16.yy değil. Çağın bırakın gerektirdiklerini, asgari mecburiyetleri bile eğitimde yerine getiremiyoruz. Ne olduğu meçhul, köhnemiş, ayrımcı, ırkçı, dinci lakıdırdılarla kendi çocuklarımızı bitiriyoruz. Onları eli silahlı, ölümcül makineler haline getirip, sokaklarda gezmelerine izin veriyoruz. Okumakla kazanacakları hiçbir şey olmadığına inandırıp, kolay yoldan zenginlik, eğri yollardan sefahat, şiddet yoluyla şöhret, karaktersizlikle mevki edinme gibi en aşağılık yollara sürüklüyoruz. Hergün töre cinayetinden bir kişi öldürülünce sesimizi çıkarmıyor, 43 kişi kurşuna dizilince feryat figan etmeye başıyoruz. Bunlar bizim hatalarımız, aynada gördüğümüz biziz. O mezar taşlarında yazan isimler bizim isimlerimiz, mahkum olunca fotoğrafı çekilenler de biziz.

Stratejik önemi konusunda hemfikir olduğumuz pek değerli bir toprak parçasının üzerinde yaşıyoruz. Lakin unutmamak gerekir, bu topraklarda bizden önce de yaşayanlar oldu. Huysuz ve vahşi bir at gibi olan bu yarımada üzerinde durmaya çalışanları sırtından atmaya çalışır. Dizginleri kontrol edemezseniz, mağlup olur, attan düşersiniz. Hem ölümcül yaralar alır, hem de bu muhteşem atı söz geçirebilmeye muktedir bir başka sahibin ellerini bırakırsınız. Tıpkı daha öncede olduğu gibi. Ta ki o atı Mustafa Kemal yola getirebilene kadar. Matematiksel analizler yapıp, Türkiye’nin ekonomisinin ne kadar büyük olduğu üzerine güzellemeler yapmak istemiyorum. Çünkü tarihin her döneminde ekonomik olarak önemli olan bu toprakların, ekonomide ne kadar iyi olduğundan da çok, o ekonomiye kimin yön verdiğini, mevcut sistemin kimin "gayri safi milli mutluluğunu" artırdığına bakmak gerekir. Bugün cebinde 15 lirası olmayan milyonlarca insanın yaşadığı, işsizler cenneti bir 15. en büyük ekonomiyiz. Peki Cumhuriyet’in ilk yıllarında hayal edilen bu muydu?

Son olarak Falih Rıfkı’nın “Atatürkçülük Nedir” kitabında yazdıklarına yer vermek istiyorum; “eski alfabede ‘sad,dat,tı,zı’ harfleri vardır. Mesela ‘Ziya’ zı ile değil de ‘dad’ harfi ile yazılmaktaydı. Bir yandan Rus bir yandan Avusturya orduları vatan üzerine yürürken medrese hocalar arasında bir kavga kopmuştur; ‘dad’ harfi ‘da, dı, du’ mu, yoksa ‘za, zı, zu’ sesi mi verilmelidir? Ziya mı yoksa Dıya diye mi okunmalıdır?”. Şimdi Falih Rıfkı’nın bu anlattıklarının ne önemi var dediğini duyar gibiyim. Halbuki pek tabi ki önemli ve konuya yakından ilgili. Eğer bütün gelişmiş memleketlerde, insanlar ellerinde mutlaka bir kitapla, dergiyle metroya, otobüse ve trene binerken, bizim memleketimizde insanlar birbirlerinin yüzüne bakmayı tercih ediyorsa, bunda bir iş var demektir. Bütün dünya nanoteknoloji ve bioteknoloji üzerine çığır açacak çalışmalara imza atmak için birbirleri ile yarışırken, Türkiye hala kadınların kafasının örtülmesini, eğitilip, eğitilmemesini tartışıyorsa bu durum da pek bir manidardır. Üzerine düşünmek lazım acaba bu durum kimin eseridir?

Gökhan KURTARAN

08.05.09