AB üzerine son günlerde yazdığım yazılardan birinde “Türkiye’deki baskı” unsurlarından bahsetmiş, geçende Ece Temelkuran’ın değindiği otobüs söförünün namus bekçiliğine deginmistim. Hani şu metrobüsü durdurup genç bir delikanlıyla, genç bir kıza sille tokat girişip, bütün İslam aleminin namusunu kurtaran şahsiyet. Sağda solda sokakta yürüyen ağır vakalardan biri.Suat Bayram (isminin kullanılmasından rahatsız olur mu bilmiyorum ama ben yazdıklarımın altına özellikle adımı yazıyorsam, onun da rahatsız olmaması gerekir) yazdıklarımın “taraflı” olduğunu ima eden bir not yazmış. Şimdi sizlerle olduğu gibi paylaşıyorum;
"Herkes olaya kendi acısından bakıyor, dediklerin dogru ama aynı yazarlar Temelkuran ve Çoskun neden diger kesimlerin ugradıkları baskılardan bahsetmezler?
Türkiye’de her kesim birbirine baskı yapıyor, ortalaması cok iyi olmasına rağmen Türkiye’nin en iyi universitelerinden mezun olmalarına rağmen sırf namaz kıldıkları icin Aselsan’a giremeyenler, üniversitede Arapça dersi aldıgı icin Tübitak’a giremeyenler cok başarılı olmasına rağmen, bunlar da baskı degil mi?
Öğrencisnini namaz kıldığını fark ettigi zaman ögrencisini kovan hocalar vs... Türbanlı olduğu icin üniversiteye alınmayanlar, Alevilere yapılanlar ve senin dediklerin... Ama eğer baskıdan bahsedeceksen tümünden bahset, yalnızca bir kesime yapılan baskılardan degil..”
Şimdi Suat arkadaşım (lafın gelişi demiyorum, kendisi okul arkadaşım) bana bunları yazarak, aslında terazinin kefelerini eşitlemediğimi, "görmek istediğimi gördüğümü" söylüyor. Peki bu ne kadar doğru? Acaba toplum da kim kime yaşama hakkı vermiyor?
Tek tek değinmeye çalışacağım bahsedilen konulara. Evet, herkes kendince bakmaya çalışıyor olaylara ve ben de kendimce bu mütevazı sayfada düşüncelerimi yazıyorum. Zaten herkes kendince düşünüp anlatmalı, tersi ancak totaliter baskıcı rejimlerde mümkün. Onlar henüz düşünmek kısmını kontrol edemeseler de, ifade etme kısmında baskı hat safhada.
Türkiye’nin en iyi üniversitelerinden mezun olan kişinin namaz kıldığı için bir kuruma girip girememesi durumuna gelince, bu zaten mahkemelik bir hadisedir. Eğer siz bunu ispat ederseniz, ki "müddei iddasını ispat ile mükelleftir", o durumda İnsan Hakları’nı çiğnemiş olan yargının önüne çıkar. TBMM’nin bu tip konularla ilgilenen bir İnsan Hakları Komisyonu var ki, müracatı oldukça basit.
Bir de merak ettiğim konu şu? Bir insan bir insanın namaz kıldığını nereden bilebilir. İş yerinde saat 9.00-17.00 arası seccadenizi olduk olmadık yere serip, namaz kılmazsanız kimsenin bilmesi mümkün değil. Ama diyeceksiniz ki, namazı kaçırsın mı çalışan? İş ortamında bazı uluslararası değerler vardır. Nokia gibi uluslararası şirketlerde Müslüman, Hintli, Hristiyan, Budist, Ataist, Satanist, Deist, Metodist, Şaman gibi daha bir çok insane beraber çalışır. Artık Türkiye’de bu şekilde çalışılan uluslararası firmalar, kurumlar var. Bu inançlara mensup her kişinin mesai saatleri içerisinde haç çıkarmaya, namaz kılmaya, papaza günah çıkarmaya gittiğini düşünün. Uluslararası ekonominin çatırdaması, kurumların çalışamaz hale gelmesi an meselesi olurdu. Zaten bu tip durumların telafisi için “kaza” dediğimiz bir durum da mevcut. Dolayısıyla namazını evinde ya da camide kılan bir müslümanın namaz kıldığını bilmenin, kendi söylemedikçe imkanı yok. Ki benim de yakından tanıdığım yıllar sonra namaz kıldığını şans eseri öğrendiğim çok yakın arkadaşlarım var.
Türban mevsuzu ise bu sayfada tek bir başlık altında anlatılamayacak kadar derin bir mevzu. Evet üniversite, anlam itibariyle “evrensel” değerler taşıması gereken kurum, ve bu kurumların bağlı bulunduğu üst kurum malesef özellikle de 80 sonrası siyasi bir baskı enstrümanı haline gelmiştir. Bunun yanında üniversiteleri siyasal hareketlerinin "beslenme çantası" haline getiren akımlar da hala mevcut. Fakat bütün bunlara rağmen üniversteler de özgürlüğü sadece türbana indirgenmek yerine, YÖK dahil olmak üzere, bütün aktörlerin üniversiteden elini çekmesi, üniversitelerin öğrencilerini tıpkı yurtdışında olduğu gibi kendilerinin seçmesi gerekmekte. Türban da tıpkı diğer kılık ve kıyafet uygulamaları gibi, benzeri yabancı üniversitelerde olduğu gibi artık Türkiye'de de tartışma konusu haline gelmemelidir. Fakat aynı şekilde o üniversitelerden mezun olan türbanlar bir doktor “haram” diyerek hastasını tedaviden yoksun bırakamamalı, yine doktor hastasını içki koktuğu için kapı önünde ölüme terkedememeli. İnanılan değer her ne olursa olsun, bir mesleği icra edebilmek için öncelikli olarak o mesleğin ilkelerine inanmak gerekli. Bu nedenle bu tip konularda “bu bizim dünya görüşümüz savunması” geçerli olamaz. Olursa da o meslekte faaliyet göstermek mümkün olamaz.
Son olarak arkadaşım Tübitak’tan bahsetmiş…Bu konuda aylardır Darwin’in kapak yapılamadığını, bunun kafi derecede Türkiye adına büyük bir utanç kaynağı olduğunu hatırlatırım. Tübitak gibi bir kurum "inanmak ya da inanmamak" ayrımına nasıl mahkum edilebilir aklım almıyor? Yani öyle durum pek de sanıldığı gibi değil…biraz da bakmak, ama bakmakla yetinmeyip daha net görmek için çaba sarfetmek lazım.
Gökhan KURTARAN




