<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><rss xmlns:atom='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' version='2.0'><channel><atom:id>tag:blogger.com,1999:blog-654142362388832139</atom:id><lastBuildDate>Sat, 17 Oct 2009 09:52:22 +0000</lastBuildDate><title>MedyaPol</title><description>-Medya ve Politikanın Buluşma Noktası-</description><link>http://medyapol.blogspot.com/</link><managingEditor>noreply@blogger.com (medyapol  -medya &amp;amp; politikanın buluşma noktası-)</managingEditor><generator>Blogger</generator><openSearch:totalResults>29</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>25</openSearch:itemsPerPage><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-654142362388832139.post-87974342743812214</guid><pubDate>Wed, 01 Jul 2009 10:45:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-07-01T03:58:02.640-07:00</atom:updated><title>Jackson'ın ardından...</title><description>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/Sks-x9g3TcI/AAAAAAAAAIw/ckDh5SuJIrE/s1600-h/michael.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5353441610106883522" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/Sks-x9g3TcI/AAAAAAAAAIw/ckDh5SuJIrE/s400/michael.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;İnsan netice itibariyle hacmi küçük sayılabilecek bir varlık...Ortalama 1.60-80 boylarında, 50-80 kg agırlığında, üç aşağı beş yukarı küçük bir cüsseye sahip...Ama bakıyorsunuz ki, üstün bir yetenekle bu küçük beden milyarlarca insanı peşinden sürükleyebiliyor. O insanlar sadece bu ufak bedeni izliyor, ona hayranlıkla bakıyor. Bunu M.Jackson’ın ölümünün ardından beyaz bir ceset torbasına konulup helikopterden bir ambulansa koyulduğunu gördüğüm an düşündüm. Ne garip bir durum...Acizlik mi? Hayır...Çoğu insan muktedir görülen insanın ne kadar aciz olduğuna yorar bu ölüm anını, ben daha çok insanın ne kadar sıradan sayılabiliecek bir bedenden, nasıl muhteşem işler çıkarabildiğini ve fiziki olmasa da fikri anlamda bir ölümsüzlüğe nasıl ulaştığına yoruyorum. Bu durumu sanatla uğraşanlarda hissetmemek, hayranlık duymamak mümkün değil?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi döneminin çok ötesinde işler yapmış, film tadında klipler yayınlamış, herkesin hayranlığını kazanmış, 7’den 77’ye herkes tarafından tanınmış bir kişinin son yolculuğu başlıyor. Bu son yolculuk ki, bir anda ben ve benim gibi bir çok insanı, fonda o malum şarkılarla çok eskilere götürdü. Bu son yolculuk aslında herkesin kendi içerisinde yolculuk halini aldı. Nostalji filan değil, ama su gibi akan bir zamandı zihinlerimizde kalan. Elimizde ise üç beş fotoğraf, bir kaç video kaydı. Belki çatı katında 70’lerden, 80’lerden kalma bir kaç kırık dökük eşya....ve yine akıllarda evinin bahçesinde moonwalk yapmaya çalışan ve bilmediği şarkının sözlerini uyduran ufacık çocuklar kaldı....&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Resim :&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;a href="http://www.bobiler.org/"&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;http://www.bobiler.org/&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/a&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Gökhan KURTARAN&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/654142362388832139-87974342743812214?l=medyapol.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://medyapol.blogspot.com/2009/07/jacksonn-ardndan.html</link><author>noreply@blogger.com (medyapol  -medya &amp;amp; politikanın buluşma noktası-)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/Sks-x9g3TcI/AAAAAAAAAIw/ckDh5SuJIrE/s72-c/michael.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-654142362388832139.post-6582316469343925176</guid><pubDate>Fri, 05 Jun 2009 14:48:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-06-13T13:38:47.365-07:00</atom:updated><title>Baskı, mağdur ve mazlum...</title><description>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/Sikyx5grvqI/AAAAAAAAAIo/SNyRqQDD8rk/s1600-h/yuzlesme.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5343858265684688546" style="margin: 0px auto 10px; display: block; width: 320px; height: 270px; text-align: center;" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/Sikyx5grvqI/AAAAAAAAAIo/SNyRqQDD8rk/s400/yuzlesme.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; AB üzerine son günlerde yazdığım yazılardan birinde “Türkiye’deki baskı” unsurlarından bahsetmiş, geçende Ece Temelkuran’ın değindiği otobüs söförünün namus bekçiliğine deginmistim. Hani şu metrobüsü durdurup genç bir delikanlıyla, genç bir kıza sille tokat girişip, bütün İslam aleminin namusunu kurtaran şahsiyet. Sağda solda sokakta yürüyen ağır vakalardan biri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Suat Bayram (&lt;em&gt;isminin kullanılmasından rahatsız olur mu bilmiyorum ama ben yazdıklarımın altına özellikle adımı yazıyorsam, onun da rahatsız olmaması gerekir&lt;/em&gt;) yazdıklarımın “&lt;strong&gt;taraflı&lt;/strong&gt;” olduğunu ima eden bir not yazmış. Şimdi sizlerle olduğu gibi paylaşıyorum;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"&lt;em&gt;Herkes olaya kendi acısından bakıyor, dediklerin dogru ama aynı yazarlar Temelkuran ve Çoskun neden diger kesimlerin ugradıkları baskılardan bahsetmezler?&lt;br /&gt;Türkiye’de her kesim birbirine baskı yapıyor, ortalaması cok iyi olmasına rağmen Türkiye’nin en iyi universitelerinden mezun olmalarına rağmen sırf namaz kıldıkları icin Aselsan’a giremeyenler, üniversitede Arapça dersi aldıgı icin Tübitak’a giremeyenler cok başarılı olmasına rağmen, bunlar da baskı degil mi?&lt;br /&gt;Öğrencisnini namaz kıldığını fark ettigi zaman ögrencisini kovan hocalar vs... Türbanlı olduğu icin üniversiteye alınmayanlar, Alevilere yapılanlar ve senin dediklerin... Ama eğer baskıdan bahsedeceksen tümünden bahset, yalnızca bir kesime yapılan baskılardan degil..”&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Şimdi Suat arkadaşım (&lt;em&gt;lafın gelişi demiyorum, kendisi okul arkadaşım)&lt;/em&gt; bana bunları yazarak, aslında terazinin kefelerini eşitlemediğimi, "&lt;em&gt;görmek istediğimi gördüğümü"&lt;/em&gt; söylüyor. Peki bu ne kadar doğru? Acaba toplum da kim kime yaşama hakkı vermiyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tek tek değinmeye çalışacağım bahsedilen konulara. Evet, herkes kendince bakmaya çalışıyor olaylara ve ben de kendimce bu mütevazı sayfada düşüncelerimi yazıyorum. Zaten herkes kendince düşünüp anlatmalı, tersi ancak totaliter baskıcı rejimlerde mümkün. Onlar henüz düşünmek kısmını kontrol edemeseler de, ifade etme kısmında baskı hat safhada.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’nin en iyi üniversitelerinden mezun olan kişinin namaz kıldığı için bir kuruma girip girememesi durumuna gelince, bu zaten mahkemelik bir hadisedir. Eğer siz bunu ispat ederseniz, ki "&lt;em&gt;müddei iddasını ispat ile mükelleftir&lt;/em&gt;", o durumda İnsan Hakları’nı çiğnemiş olan yargının önüne çıkar. TBMM’nin bu tip konularla ilgilenen bir İnsan Hakları Komisyonu var ki, müracatı oldukça basit.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de merak ettiğim konu şu? Bir insan bir insanın namaz kıldığını nereden bilebilir. İş yerinde saat 9.00-17.00 arası seccadenizi olduk olmadık yere serip, namaz kılmazsanız kimsenin bilmesi mümkün değil. Ama diyeceksiniz ki, namazı kaçırsın mı çalışan? İş ortamında bazı uluslararası değerler vardır. Nokia gibi uluslararası şirketlerde Müslüman, Hintli, Hristiyan, Budist, Ataist, Satanist, Deist, Metodist, Şaman gibi daha bir çok insane beraber çalışır. Artık Türkiye’de bu şekilde çalışılan uluslararası firmalar, kurumlar var. Bu inançlara mensup her kişinin mesai saatleri içerisinde haç çıkarmaya, namaz kılmaya, papaza günah çıkarmaya gittiğini düşünün. Uluslararası ekonominin çatırdaması, kurumların çalışamaz hale gelmesi an meselesi olurdu. Zaten bu tip durumların telafisi için &lt;em&gt;“kaza”&lt;/em&gt; dediğimiz bir durum da mevcut. Dolayısıyla namazını evinde ya da camide kılan bir müslümanın namaz kıldığını bilmenin, kendi söylemedikçe imkanı yok. Ki benim de yakından tanıdığım yıllar sonra namaz kıldığını şans eseri öğrendiğim çok yakın arkadaşlarım var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türban mevsuzu ise bu sayfada tek bir başlık altında anlatılamayacak kadar derin bir mevzu. Evet üniversite, anlam itibariyle “&lt;em&gt;evrensel&lt;/em&gt;” değerler taşıması gereken kurum, ve bu kurumların bağlı bulunduğu üst kurum malesef özellikle de 80 sonrası siyasi bir baskı enstrümanı haline gelmiştir. Bunun yanında üniversiteleri siyasal hareketlerinin "&lt;em&gt;beslenme çantası"&lt;/em&gt; haline getiren akımlar da hala mevcut. Fakat bütün bunlara rağmen üniversteler de özgürlüğü sadece türbana indirgenmek yerine, YÖK dahil olmak üzere, bütün aktörlerin üniversiteden elini çekmesi, üniversitelerin öğrencilerini tıpkı yurtdışında olduğu gibi kendilerinin seçmesi gerekmekte. Türban da tıpkı diğer kılık ve kıyafet uygulamaları gibi, benzeri yabancı üniversitelerde olduğu gibi artık Türkiye'de de tartışma konusu haline gelmemelidir. Fakat aynı şekilde o üniversitelerden mezun olan türbanlar bir doktor “haram” diyerek hastasını tedaviden yoksun bırakamamalı, yine doktor hastasını içki koktuğu için kapı önünde ölüme terkedememeli. İnanılan değer her ne olursa olsun, bir mesleği icra edebilmek için öncelikli olarak o mesleğin ilkelerine inanmak gerekli. Bu nedenle bu tip konularda “&lt;em&gt;bu bizim dünya görüşümüz savunması&lt;/em&gt;” geçerli olamaz. Olursa da o meslekte faaliyet göstermek mümkün olamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son olarak arkadaşım Tübitak’tan bahsetmiş…Bu konuda aylardır Darwin’in kapak yapılamadığını, bunun kafi derecede Türkiye adına büyük bir utanç kaynağı olduğunu hatırlatırım. Tübitak gibi bir kurum "inanmak ya da inanmamak" ayrımına nasıl mahkum edilebilir aklım almıyor? Yani öyle durum pek de sanıldığı gibi değil…biraz da bakmak, ama bakmakla yetinmeyip daha net görmek için çaba sarfetmek lazım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gökhan KURTARAN&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/654142362388832139-6582316469343925176?l=medyapol.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://medyapol.blogspot.com/2009/06/bask-magdur-ve-mazlum.html</link><author>noreply@blogger.com (medyapol  -medya &amp;amp; politikanın buluşma noktası-)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/Sikyx5grvqI/AAAAAAAAAIo/SNyRqQDD8rk/s72-c/yuzlesme.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-654142362388832139.post-7620990908998331335</guid><pubDate>Fri, 05 Jun 2009 07:35:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-06-05T00:39:43.200-07:00</atom:updated><title>Toplumsal Sıradışılık Beklentisi</title><description>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/SijLrtq-H9I/AAAAAAAAAIg/Sgo0mt8NzAA/s1600-h/jim-morrison.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5343744909729734610" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 388px; CURSOR: hand; HEIGHT: 400px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/SijLrtq-H9I/AAAAAAAAAIg/Sgo0mt8NzAA/s400/jim-morrison.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; Dünyanın en sıra dışı insanları kimlerdir? Ya da sıra dışılık aslen nedir? İnsan içerisinde gerçek bir ihtiyaç mıdır? Tüm zamanların en çok sorgulanan konularından birisi olması gereken “sıra dışılık” nedense sorgulanmamış hiç. Onu sorgulayanlarsa genellikle ünlü artistler, müzisyenler ola gelmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örneğin Jim Morison, eğer sıra dışı insanlar konusunda bir anket yapılsa hiç şüphem yok ki adını en yukarılara bugün bile yazdırır. 1943’te doğan Morison dilinden düşürmediği “&lt;em&gt;toplumsal patlama”&lt;/em&gt; için şarkılarını söyledi. Light My Fire’in bir reklâm müziği olarak kullanıldığını görmek ise, para çarkı içerinde kendi küçük dünyalarını kurmuş insanların onu anlayamayacaklarını bir kez daha Morrison’a gösterdi. Kafası çalışmayan birisi değildi, hatta (bu tür ölçümlere inanmasam da) IQ ölçümleri dâhilerin düzeyindeydi. Kısacası Morison herkesten değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O da yıllarca sıra dışılıklar içerisinde yaşadı, tıpkı benzerleri Hendrix ve Joplin gibi. Her ne kadar hayal dünyasında yaşayan çiçek çocukları çizgisinde gibi gözükseler de bu isimlerin tümü kendilerinden çok beraberinde yaşadıkları toplumun bir şeyleri fark etmesini istediler. Fakat ün ve şöhret onların aslına giderek ne söylediklerinden çok ne kadar sıra dışı olmaları gerektiğini işaret ediyordu. İnsanlar artık onların müziklerinin müzikalitesi ya sözlerinin bütünlüğü ve derinliğinden ziyade, sahnede cinsel organını açıkça gösteren Jim Morison’un ne kadar çılgın olduğunu, yarı çıplak şarkı söylerken ne kadar da seksi gözüktüğünü konuşuyordu. İnsanlar hala fiziksel olanın peşinden koşmaya devam ediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu aslında bahsini ettiğim rock yıldızlarının renkli yaşantılarının uğursuz bir şekilde son bulmasına sebep olarak benim bulduğun bir konu değil. Açıktan açığa yaşanan ve görülen bir sıra dışılık beklentisi. Hem de bu öylesine bir beklenti ki, zamanla sıradan olan her şeyin bir kenara itilmesi ve özellikle göz önünde olan insanlardan sürekli olarak imkânsızın beklenmesi gibi bir durum. Üstelik bu sıra dışılık zamanla her türlü eksikliği, boşluğu da kapatabilir bir hal alır. Tıpkı hayatının son günlerinde sahneye alkollü ve uyuşturucu kullanmış bir şekilde çıkan Elvis Presley’in sahne şovunda şarkı sözlerini unutarak saçmalaması, bir rock idolünü hiç andırmayan o aşırı kilolu vücuduyla sahnede sırt üstü yatarak anlamsız söyler söylemesine rağmen, gözü dönmüş izleyicilerin onu ölesiye alkışlaması gibi. Çünkü artık sıra dışılığın sersemliğe dönüşüp dönüşmesinin herhangi bir mahsuru yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstelik fikrimce sıra dışılık beklentisi aynı zamanda kişinin isteyip de yapamadıklarını bir başkası üzerinden tatmin etmesidir. Kısacası sahneye çıkma olasılığı olmayan, o karga sesiyle ünlü Amerikan plakçıları ile anlaşma yapıp, kontrat imzalama olasılığı olmayan, yine hiçbir zaman konser verme şansı olmayan, hiçbir zaman sınırlı çevresi haricinde milyonlarca insan tarafından sevilip beğenilme şansına sahip olamayacak, kendi hayat normlarını riske etmek istemeyen, küçük, sınırlı ama güvenli bir hayatın ipini elinden bırakmak istemeyen insanların tümü için uyuşturucu kullanmış ve sahnede ölesiye bağırıp çağıran, kendini yerden yere atan, küfreden ve soyunan Jim Morison heyecan vericidir. Bu bir nevi medyacıların sıkça kullandıkları terimin yaşamda ki açık örneğidir aslında; “&lt;em&gt;katarsis&lt;/em&gt;”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2005 yılının Ağustos ayında haftalık bir dergide Aysel Gürel’le, “Türkiye’nin en sıra dışı kadınıyla” yapılmış bir röportaja yer verilmiş. Her zaman ki gibi konu bir şekilde tiraj kaygısıdan olacak cinselliğe, Gürel’in seks hayatına getirilmiş. Yazı boyunca yıllarca Türk Pop Müziği’ne yüzlerce parça kazandırmış Gürel’e nedense bütün yazı boyunca, sanat üzerine tek bir soru bile sorulmuyor. Konu her nasılsa sıra dışılıktan açılıyor ve soru insanların akıllarında ki Aysel Gürel figürü hakkında geliyor. Ve işte Gürel, tam da benim yurtdışından yabancı starlar üzerinden verdiğim örnekleri doğrular bir cevap veriyor; &lt;em&gt;“…aslında iki Aysel var. Biri o herkesle konuşmak istediğim Aysel, işte o şovum, oyunum. İkinci Aysel ise bambaşka. O Aysel’e de zaten kimse itibar etmez. İnsanların istediği birinci Aysel çünkü…&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başka bir Aysel... Onlar gibi olmayan, 76’sın da gelinlikle yarı çıplak fotoğraf çektirebilme cesaretine sahip, başarısını yüzlerce dillere dolanmış, şarkı sözü yazarak ispatlayan, Türkiye gibi “&lt;em&gt;ahlakçı&lt;/em&gt;” bir toplumda açıkça seksten ve cinsellikten söz eden, uçuk kaçık, kendini yarı deli olarak gören, Türk halkının TV ekranlarında izlediği belki de en çılgın insan. İşte onu giderek sıra dışı yapanda aslında tıpkı ekranlarda gördüğümüz birçok ünlü gibi, toplumun o ünlülere karşı var olan sıra dışılık beklentisi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durumun örnekleri dünya televizyonlarında çoktur. Örneğin birçok Türk izleyicisi aslında Televole ve benzeri programlarda ki hafif ve bayağı içerikten hoşlanmadığını söyler. Fakat bir sonra ki günün izlenme oranları nedense Türk insanının aslında fikri ile zikrinin aynı olmadığını açıkça gösterir. Bu kınanan programlar daima birincidir ya da ilk sıralardadır.&lt;br /&gt;Aynı konu bugünlerde pek bir revaçta olan kadın programı adında ki “hakaret programları” içinde geçerlidir. Bu programları izleyenler, lise ya da üniversite öğrencisi olan çocuklarına es kaza yakalandıklarında bile, “&lt;em&gt;geçerken baktım&lt;/em&gt;”, “&lt;em&gt;TV’de başka bir şey yoktu&lt;/em&gt;” gibi bahanelerle kınadıkları bu programları aslında zevkten dört köşe olmuş bir şekilde izlerler. Üstelik bir türlü, kendileri adına sıra dışılığın bin bir türlüsünü ekranlarda sergileyenlere olan ilgilerini kabullenmek istemezler. Kısacası buna “toplumsal riyakârlık” da diyebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir dönemler Ayşe Özgün’ün Türk televizyonlarına kendisinden etkilenerek benzer bir programı kazandırdığı, Jerry Springer iyi bir örnek olabilir. Yıllar önce Yeni Zelanda’da izlemiştim ilk defa bu programı. Sonraları kendimi her gece bu programı izler bir şekilde ekran karşısında bulmuştum. Programın içeriği oldukça farklıydı; Dünyanın dört bir yanında yayınlanan bu programda da, sahneye travestiler, sonradan gay olduğu anlaşılan kocalar, lezbiyen ilişki yaşan akrabalar ve daha “&lt;em&gt;sıra dışılığın toplumdaki en bariz örnekleri olmuş olanlar&lt;/em&gt;” gelir, ve ekranda birbirlerine büyük sözlü ve hatta fiziksel saldırılar bulunurdu ve Muhteşem Jerry seyircileri tarafından peygambermişçesine ilgi görürdü. Tüm program boyunca birbirinden “sıra dışı” olaylar olur ve Springer kendisine bağladığı milyonlara veda ederken, benim gibi milyonlar günlük sıra dışılık açlıklarını geçiştirmiş bir şekilde rahat bir nefes alırdı. Ta ki bir sonra ki güne kadar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısacası Türk toplumunda da, yabancı ülkelerde ki tüm toplumlarda da bitip tükenmek bilmeyen bir sıra dışılık beklentisi var. Üstelik bu beklenti, teknolojinin gelişmesi, iletişim çok kollu bir halle gelmesi ve giderek “&lt;em&gt;tüketimin hızlanması&lt;/em&gt;” ile artmakta. Kısa zaman içerisinde menü seçimler yapan toplumlar artık hayattan olan sıra dışılık beklentisinin de çıtasını yükseltmektedir. İnsanlar belki farkında olarak, belki de olmayarak aslında nefret ve sevgi idollerini yaratıp, günlük ibadetlerini de televizyon karşısında düzenli olarak yapmaktadır. Kendisini her gün onlar için yeniden çarmıha geren ünlüler onların bütün bu beklentilerini karşılamak için çalışmaktadır aslında. En nihayetinde tüketim dünyasında çark dönmektedir ve tüm bu beklentiler fazlasıyla kar elde ederek karşılanmalı ve şov hep devam etmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gökhan KURTARAN&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;(2005 arşivinden)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Kaynaklar&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Haftalik Dergisi, Kapak Konusu, sayı 122, 9-15 Ağustos 2005&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aydoğdu, Mehtap,Algının Kapılarında Doors-Ansızın Bir İnfilak,Stüdyo İmge,Doğan Ofset, Şubat 1993&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Morrison, Jim, Amerikan Gecesi, Çeviren:Ogan Güner, Korsan Yayınları, Kardeşlar Matbaası, Istanbul, Mayıs 1995&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/654142362388832139-7620990908998331335?l=medyapol.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://medyapol.blogspot.com/2009/06/toplumsal-sradslk-beklentisi.html</link><author>noreply@blogger.com (medyapol  -medya &amp;amp; politikanın buluşma noktası-)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/SijLrtq-H9I/AAAAAAAAAIg/Sgo0mt8NzAA/s72-c/jim-morrison.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-654142362388832139.post-4574005335106854029</guid><pubDate>Thu, 04 Jun 2009 07:39:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-06-04T00:41:26.590-07:00</atom:updated><title>AB kendine namus bekçisi ister mi?</title><description>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/Sid6oBY4QRI/AAAAAAAAAIY/Yea-ppwo8Og/s1600-h/namus.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5343374310884524306" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 275px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/Sid6oBY4QRI/AAAAAAAAAIY/Yea-ppwo8Og/s400/namus.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Nerden çıktı şu son zamanlardaki AB yazıları dediğinizi duyar gibiyim. Ne de olsa gündemin iç siyasete kapalı kaldığı bu günlerde, AB’den bahsetmenin pek etkisi yok gibi. Mayın üzerine yazsam daha etkili olur belki. Ama o konuda zaten benim az çok düşündüklerimi Bekir Çoskun 3 Haziran 2009 tarihli 17 milyon ruhsal problemi olan, sokaklarda dolaşan patalamaya hazır canlı mayınları yazarak anlattı. Türkiye’de her dört kişiden biri ruhsal sorunlarla, depresyonla, strese bağlı uyku bozukluklarıyla mücadele ediyor. Toplumun sol kolu kangren olmuş fakat farkında değiliz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelelim AB konusuna, konumuz malum, her iki lafın arası AB’ye girmenin bünyeye faydalarından bahsedilen, ya da AB’nin ne kadar hristiyan kulubü olduğundan bahseden yığınla yazı, makale ve TV oturumları var. Bunun üzerine konuşmayı seviyoruz. Yıllardır kapıda bekletildiğimiz için sinirleniyor, Sarkozy’nin, Merkel’ib açıklamalarından dolayı küplere biniyoruz. Kendi ulusal çıkarları doğrultusunda açıklamalar yapan insanların neden Türkiye’ye bu şekilde baktıklarını da sorgulamanın önemli olduğunu düşünmeden üstelik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen gün Ece Temelkuran son derece can alıcı bir mektup yayınladı. Halkevleri Genel Sekreteri Oya Ersoy, bir metrobüse biniyor. Yanyana oturan bir genç kızla bir erkeğin birbirlerine başlarını yaslamış olduklarını görüyor. Bir sonraki sahnede ise “namus bekçisi” söfor işini gücünü bırakmış, aracı durdurmuş, genci tokatlıyor. Resmen, alanen, içi dolu bir otobüsün içerisinde gencecik insalara fiziksek şiddet uyguluyor. Kendince işin yapmak sadece aracı kullanmak değil, aklı sıra kendi namus anlayışını başkalarına da dayatmak. Kaba, yobaz, insanlıktan nasibi almamış bu et ve sinir yumağı aslında Türkiye’de yaşamın ne kadar zorlaştığının da canlı bir ifadesi. Çünkü bu olayın sonunda gerekli mecilere şikayetler ediliyor. Otobüsteki yolcular bu durumu içine sindiremiyor. Çünkü orda tokatlanan kişinin kendi çocukları olma olasılığının da farkındalar, çünkü zavallı sevgi dolu gencecik o iki insanın, bir otobüsün içerisinde tokatlanmanın, ruhlarında açacağı travmanın asla doldurulamayacağını görüyorlar. Ama ilgili makamlar bu konuda kör ve sağır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ali Sirmen de Cumhuriyet Gazetesi’nde ki 4 Haziran 2009 tarihindeki yazısında bu konuya değinmiş. Benim gözümden kaçan Prof. Yılmaz Esmer’in “Radikaliz ve Aşırıcılık” araştırmasına yer vermiş. Bu araştırmanın sonuçları çok hem de çok korkutucu; Türklerin çoğunluğu içki içen, Hristiyan ya da Musevi olan, kızları şortla gezen insanları komşu olarak istemediklerini ortaya koyuyor. Aynı zamanda Türkiye’de zina yapan kadının taşlanarak öldürülmesi gerektiğini düşünenlerin oranı da %22. Her üç kişiden birisi kız çocuğunun mirastan erkeğin yarısı kadar pay almasını, yine iki kadının şahitliğinin bir erkeğinkine eşit olmasının gerektiğini düşünüyor. Araştırmanın diğer sonuçlarını vermeye yüreğim dayanmıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’mizin, canımız kadar sevdiğimiz bu memleketin durumu bu. Hiç kendimizi kandırmayalım. Daha önce “AB’ye girileceğine inanmak ya da inamamak”adlı yazımda da aslında anlatmaya çalıştığım budur. Yani iyi ve doğru olanın zaten alınması, uygulanması, toplum için planlamanın, uzak görüşlü olmanın önemi. Yani mesele üye olup olmamak değil. Şimdi Japanyo’de teknolojinin son ürünü depreme dayanıklı sistemler, yapı malzemeleri var. Biz bu gelişmişliği Uzakdoğu’ya ait değiliz, almayalım uygulamayalım diyormuyuz? Aksine en önemli mühendislik çalışmalarımızı onların ellerine bırakıyoruz, onlar da öğrendiklerimizi tatbik etmek istiyoruz. Durum AB için de aynı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelelim yukarıdaki iç karartıcı verilere ve olaylara. Tahammülsüzlük sarmalı içerisinde dönen toplumumuz ile ilgili haberlerin sadece bu sınırlarda kaldığını düşünmek imkansız. Bu haberler dış basın tarafından da takip ediliyor, özel medya ajanslarında gerekli mercilere ulaşıyor. Kısacası katılmak istenilen AB durumun farkında. Neyle karşı karşı olduklarını bildiklerinden çok da haksız sayılmazlar. Üstelik bu haklılığı kendi iç politikalarında malzeme olarak da kullanıyorlar. Ama onların ne yaptığını bir an için düşünmeyelim. Şöyle bir dönüp öz eleştiri yapmak zamanıdır; biz kendimize ne yapıyoruz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gökhan KURTARAN &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/654142362388832139-4574005335106854029?l=medyapol.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://medyapol.blogspot.com/2009/06/ab-kendine-namus-bekcisi-ister-mi.html</link><author>noreply@blogger.com (medyapol  -medya &amp;amp; politikanın buluşma noktası-)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/Sid6oBY4QRI/AAAAAAAAAIY/Yea-ppwo8Og/s72-c/namus.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-654142362388832139.post-2282541143116732816</guid><pubDate>Tue, 02 Jun 2009 13:20:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-06-02T06:46:33.213-07:00</atom:updated><title>Türk Basınının 6-7 Eylül Olayları Öncesi ve Sonrasındaki Tutumu</title><description>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/SiUsQefW_SI/AAAAAAAAAIQ/dnST2l-g8mU/s1600-h/gazeteler.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5342725194519084322" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 228px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/SiUsQefW_SI/AAAAAAAAAIQ/dnST2l-g8mU/s400/gazeteler.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;6 -7 Eylül olayları Türkiye tarihi ve azınlıklar açısından önem taşımasının yanında Türk Basın tarihinin önemli sınavlarından birisi olması özelliği ile göze çarpar. Basın-hükümet- toplum ilişkisini incelemek ve basının toplum üzerinde ki yönlendirici ve hatta kışkırtıcı olabilme özelliğini anlamak ve incelemek açısından 6 -7 Eylül 1955 tarihinden birkaç hafta öncesi ve sonrasını dikkatle incelemek gerekmektedir. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;6 -7 Eylül olaylarının ortaya çıkışının bağlandığı Atatürk’ün evinin bombalanması söylentisi aslında dönemin önde gelen gazetelerinde yer almamış, ilk haber İstanbul Ekspres adlı bir bulvar gazetesinde yayınlanmıştır. Bu gazete normalde yaptığı baskı sayısından oldukça fazla bir sayıda basılmıştır. Gazetede haber olağandışı bir şekilde verilmiş, gazetede ki haberlerin dili adeta toplulukları daha da kışkırtmayı hedeflemiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gazetenin yazarlarından Kamil Önal, gazetenin gün içinde yaptığı ikinci baskıda açıkça gayri Müslim halkı hedef göstererek “Bu bardağı taşıran son damla oldu” ifadesini kullanmıştır. Demokrat Parti’ye yakınlığı ile bilinen gazetenin editörü Mithat Perin olaylardan sonra yakalanmış fakat ilginçtir ki yakalandıktan iki saat sonra dönemin başbakanı Adnan Menderes tarafından serbest bırakılması sağlanmıştır.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=654142362388832139#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;[1]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;2005 yılında konuyla ilgili en kapsamlı araştırmalardan olan Dilek Güven’in 6- 7 Eylül Olayları adlı kitabında da bahsettiği üzere, İstanbul Ekspres’in o zaman ki editörü Gülşen Sipahioğlu kendisi ile yapılan bir röportajda, saldırıların MAH (Milli Emniyet Hizmetleri) tarafından organize olduğunu belirtmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dönemin önde gelen gazeteleri olan &lt;strong&gt;Hürriyet, Milliyet, Cumhuriyet, Akşam&lt;/strong&gt; ve bir bulvar gazetesi olmasına rağmen özellikle İstanbul’da ki ayaklanmalara neden olan &lt;strong&gt;Yeni İstanbul&lt;/strong&gt; gazeteleri incelendiğinde özellikle 6 -7 Eylül 1955 tarihine yakın tarihlerdeki sayılarında, azınlıklara, bilhassa da Yunan ve Rumlara karşı ciddi bir cepheleşmenin oluşturulduğu görülür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örneğin 1955 Eylül ayının gazetelerinin neredeyse tümünde ve özelikle Milliyet ve Cumhuriyet gazetelerinde görülen ortak bir haber aslında zaten Kıbrıs konuları üzerine gerginleşmiş Türk- Yunan ilişkilerine Türk basınının yaklaşımını gösterir;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Londra’da Kıbrıs’a muhtariyetlik verilmesi için gösteri yapan bir Yunan bayanın resminin altında “Kesimde görülen zincirli dilber tarihi filmlerde rol alan bir figüran ya da esir pazarında satılığa çıkarılan bir köle değil. Londra sokaklarında dolaşarak güya Kıbrıs’ı canlandırmaya çalışan bir biçaredir&lt;/em&gt;”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=654142362388832139#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;[2]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Şu Maskaralığa Bakın”&lt;/em&gt; bakın başlığı ile aynı haber Cumhuriyet gazetesinde de şöyle aktarılmıştır;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;“&lt;em&gt;Yunanlı iyi piyes oynar, sahne hemen muvaffak olduğu tek yerdir. Yukarıdaki resme baktıktan sonra, şimdi bu sahada işi maskaralığa döktüklerini söylememek imkânsız. Bu kadın elindeki zincirleri ile Kıbrıs’ta Hürriyetsiz (!) yaşayan Rumları temsil ediyormuş”&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Haberlerin her ikisinde de “&lt;strong&gt;Yunan&lt;/strong&gt;” kelimesi, oyun oynayan, rol yapan, güvenilmeyen ve maskaralık yapan olarak ifade edilmektedir. Haber tamamen yanlı bir şekilde tam da gergilik döneminde 6- 7 Eylül tarihlerinden tam bir hafta önce yapılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eylül başında Türkiye, Kıbrıs konusunda ilk kez bir taraf olarak görülmüş ve Yunanistan’la beraber üçlü bir görüşme için İngiltere’nin başkenti Londra’ya çağırılmıştır. Görüşmelerin gerginliği Türkiye’ye de yansımış, Türk Yunan ilişkileri Kıbrıs temelinde oldukça gerginleşmiştir. Tüm bunlar yaşanırken İstanbul’da ki Rumlar ise taraf olmak zorunda kalmış ya da taraf olmak zorunda bırakılmıştır. Hürriyet Gazetesinin 2 Eylül 1955 tarihli sayısında manşetten okuyucularına şu haberi vermiştir;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Stefonopulos’un sözlerini neşreden İstanbul Rum Gazeteleri kapışıldı… Yunan görüşünü belirten bu gazetelerde Türk tezine dair en ufak bir tefsire bile rastlanmıyor… Şehrimizde çıkan Rumca çıkan gazeteler dün akşam Rumlar tarafından kapışılmıştır. Londra konferansında Kıbrıs hakkındaki Yunan görüşünü izah eden Hariciye vekili Stefanopulos’un konuşmasını yayınlayan dünkü Rumca gazeteler, satışın artacağını tahmin ederek mutattan fazla sayı basmışlardır. Fakat buna rağmen akşam saat 5’ten sonra Beyoğlu ve Köprü iskelelerinde ki Rumca gazete satıcılarında tek nüsha kalmamıştır… Şehrimizin Rumlarının bu büyük alakasını tabi görüyoruz. Stefanopulos’un Yunan görüşünü nasıl izah ve müdafaa ettiğini öğrenmek elbette tadına doyulmaz bir zevktir.”&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Hürriyet Gazetesi’nin 6 -7 Eylül olaylarından sadece dört beş önce verdiği haberde de toplumsal ayrışmanın izleri görülmekte ve “&lt;em&gt;öteki&lt;/em&gt;” açıkça işaret edilmektedir. Adeta Kıbrıs Türktür Cemiyeti içerisinde büyüyen milliyetçi ses Türk Basını tarafında da sempati ile karşılamaktadır. Hatta olayların akabinde herhangi bir kınamaya rastlanmamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gazetelerde 6- 7 Eylül tarihine kadar Yunanlara karşı olan tavır haber diline açıkça yansımıştır. Örneğin Londra’da Türklerin gösteride açtıkları “&lt;em&gt;Yunanlar açtır&lt;/em&gt;” pankartı manşetten haber olarak verilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;“&lt;em&gt;Beş binden fazla Türk bugün İngiltere’nin başkentinde miting yaptı, miting çok muhteşem oldu... Mitinge katılan Türklerin ellerinde şu kelimeler yazılı levhalarda bulunuyordu; “Yunan Halkı açtır”,”Kıbrıs Yunanistan’ın olamaz”...”Enosis harb demektir”.&lt;/em&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=654142362388832139#_ftn3" name="_ftnref3"&gt;&lt;em&gt;[&lt;/em&gt;3]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5 Eylül 1955 tarihinde Hürriyet gazetesinde öylesine ilginç bir haber çıkmıştır ki aslında birazdan, bir gün sonra başlayacak olayların gerginliğini gösterir niteliktedir. Haberde açıkça kendi kanları ile Kıbrıs haritası çizen Türklerin kanlı haritası verilmiş ve detayları da haberde anlatılmıştır. Yapılan hareket gazete tarafından adeta kutsal görülmüştür ve gazetede habere oldukça önemli bir yer vermiştir.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;“&lt;em&gt;Yukarıda resmini gördüğünüz Kıbrıs haritası... Adlı gençlerin kanlarıyla çizilmiş ve matbaamıza getirilmiştir. Gençler haritanın baş tarafına “öleceğim, kanımı vereceğim, bir kıyım toprak vermeyeceğim... Cümlesi yazıldıktan sonra ayyıldızın içince Kıbrıs haritası çizmişler, ayın içerisine de “Kıbrıs Türkündür” yazmışlardır. En aşağıda “ay yıldızın etrafında adı geçenlerin kanları ile yapılmıştır” yazmaktadır&lt;/em&gt;”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=654142362388832139#_ftn4" name="_ftnref4"&gt;[4]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haberde gazete matbaalarına getirilen ve kanla çizilmiş bu haritayı gazetenin baş sayfasından verilmesi, “&lt;em&gt;daha fazla kan dökülebilir&lt;/em&gt;” düşüncesini yaratmakta, büyük ihtimalle de gazetenin gayrimüslim okuyucuları arasında gelecekleri üzerine bir korku salmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5-7 Eylül tarihinde de verilen haberlerde “&lt;em&gt;tecavüz&lt;/em&gt;”, “&lt;em&gt;hücum&lt;/em&gt;” gibi provoke etme özelliğine sahip kelimelere sıkça yer verilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Kıbrıslı Türkler Londra’da Miting yapıyorlar... Mac Millan ile görüşme yapan Fatin Rüştü Zorlu verdiği demeçte Makarios’a şiddetle hücum etti&lt;/em&gt;” &lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=654142362388832139#_ftn5" name="_ftnref5"&gt;[5]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Selanik’te Atatürk’ün evine yapılan tecavüzler karşısında dün İstanbul ve İzmir’de cereyan eden hadiseler üzerine Örfi İdare ilan edildi&lt;/em&gt;.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=654142362388832139#_ftn6" name="_ftnref6"&gt;[6]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Atatürk’ün doğduğu eve yapılan iğrenç tecavüzden sonra…”&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;“&lt;em&gt;Selanik’te Atatürk’ün doğduğu eve yapılan çok iğrenç tecavüz.”&lt;/em&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=654142362388832139#_ftn7" name="_ftnref7"&gt;&lt;em&gt;[7]&lt;/em&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6 Eylül tarihine gelindiğinde aslında gazetelerin birçoğunun olayların ciddiyetinde olmadığı ve hatta kışkırtıcı provoke edici yayınlarına devam ettikleri görülür. Örneğin 6 Eylül 1955 gazetesinde halen patrikhaneye asılan “&lt;em&gt;Kıbrıs Türktür&lt;/em&gt;” levhasının haberi yapılıyor, ortaya çıkan olaylarda haberde bahsedilen özel de “&lt;em&gt;Istavro&lt;/em&gt;”, genelde gayrimüslim halk hedef olarak gösteriliyor, saldırılar için gerekli ve geçerli nedenler sıralanıyordu (&lt;em&gt;bayrağa, büyüklere dil uzatan Istavro&lt;/em&gt;).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Patrikhaneye Kıbrıs Türktür levhası asıldı”&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;“&lt;em&gt;Şehirde nahoş bazı hadiseler oldu, bayrağa, büyüklere dil uzatan Istavro adında birisi az daha linç edilecekti.”&lt;/em&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=654142362388832139#_ftn8" name="_ftnref8"&gt;&lt;em&gt;[8]&lt;/em&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7 Eylül tarihinde Milliyet Gazetesi’nde Turhan Aytul açıkça olanları “&lt;em&gt;Atatürk bağlılığının bir tezahürü” &lt;/em&gt;olarak yansıttığı yazısını kaleme almıştır. Yazıda şiddet olaylarının, yağmalamaların ve kadınlara tecavüzlerin gerçekleştiği bu iki gün içerisinde gayrimüslim halkın yaşadıklarına dair herhangi bir yorumda bulunulmamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;İstanbul dün bütün semtleriyle “Atatürk bağlılığını” dalga dalga haykırmıştır. Öyle ki büyün Türkiye’nin heyecanı bir kalp halinde bu asil ve vakur nidada toplanıyo&lt;/em&gt;rdu”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=654142362388832139#_ftn9" name="_ftnref9"&gt;[9]&lt;/a&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Aslında halen daha gazete tarafından vuku bula acı olayların hepsi “&lt;em&gt;Türkiye’nin heyecanlı bir kalp”&lt;/em&gt; halinde ki takdir edilecek bir dizi gelişme olarak aktarmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşlarının yine T.C vatandaşları tarafından saldırıya uğramasında Türk Basını “&lt;em&gt;milli duygular”&lt;/em&gt; arkasına sığınarak taraf olmayı tercih etmiş ve gayri Müslim halkı can ve malları ile beraber bu zor dönemlerinde hedef gösteren yazılara baş sayfadan yer vermiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Turhan Aytul Milliyet gazetesinden baş sayfadan yayınlanan yazısında tıpkı Yeni İstanbul gazetesinde yazan Kamil Önal gibi gayrimüslim ve bilhassa Rum vatandaşları işaret ederek yazısında &lt;em&gt;“bu bardağı taşıran son damladır&lt;/em&gt;” ifadesini kullanmıştır. Yazısının içeriğinde bunlar artık çok oldu manasını taşıyan, olanlarla adeta guru duyan bir hava vardır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Gençlik Büyük Önder Atatürk’ün Selanik’te doğduğu eve bomba atıldığı haberini dün akşamüstü büyük bir nefretle öğrenmiştir. Şehrim her semtinde toplanan halk kitleleri arasında “ Bu bardağı taşıran son damladır” nidaları yükseliyordu.”&lt;/em&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=654142362388832139#_ftn10" name="_ftnref10"&gt;[10]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6–7 Eylül tarihlerinde meydana gelen olayların vahameti ve büyüklüğü anlaşıldıkça bazı Türk gazetelerinde açıkça bir aklama ve aslında Türklerin mekânlarına da zarar verildi şeklinde yorumlanabilecek haberler verildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;dün geceki hadiseler meyanında Türk dükkânlarına ve evlerine de müessif tecavüzler vuku bulmuş ve camlar çerçeveler kırıldığı gibi mal ve eşya da tahrib edilmiştir&lt;/em&gt;."&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=654142362388832139#_ftn11" name="_ftnref11"&gt;[11]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;8 Eylül tarihine gelince artık olayların sorumlularının bulunması gerekliliği ortaya çıkmıştır. Çok ciddi araştırmalar yapılmadan, Hürriyet Gazetesi’nin haberine göre, sadece bir gün içerisinde 2057 kişi yakalanmış ve tutuklanmıştır. Enteresan bir şekilde tutuklamalar esnasında komünist olan ya da olduğu düşünülen sol görüşlü kişiler şüpheli olarak görülmüş ve sorumlu olanların komünist olduğunu belirten haberler gazetelerde yer almaya başlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;2057 yağma ve tahripçi yakalandı&lt;/em&gt;”. &lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn12" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=654142362388832139#_ftn12" name="_ftnref12"&gt;[12]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Nümayiş gecesi tahrikât yapan otuzdan fazla komünist yakalandı&lt;/em&gt;.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn13" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=654142362388832139#_ftn13" name="_ftnref13"&gt;[13]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“...Tahrikçi komünistler… Son hadiselerle ilgili olarak 3 general el çektirildi. Geç vakte kadar tevkif olunan tahrikçi komünistler 87’i buldu.”&lt;/em&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn14" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=654142362388832139#_ftn14" name="_ftnref14"&gt;[14]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“...Ya kızıl emellerin uşağı, ya da ne yaptığını bilmeyen bir gafil... Her şeyden önce milli servetten olan mağazaya hücum ettikten sonra pabucunun tekini bırakıp kaçmış”&lt;/em&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn15" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=654142362388832139#_ftn15" name="_ftnref15"&gt;&lt;em&gt;[&lt;/em&gt;15]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“...S&lt;em&gt;iyasi polis, kızıl şebekenin unsurlarını meydana çıkarmak için, 2 Rum vatandaşın evinde 30 bin değerinde yağma eşyası bulundu, yasağa riayet etmeyen 13 kişi nezaret altında”&lt;/em&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn16" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=654142362388832139#_ftn16" name="_ftnref16"&gt;&lt;em&gt;[&lt;/em&gt;16]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine 8 Eylül’de ki Cumhuriyet Gazetesi’nde toplumu sükûnete çağıran bir yazı yayımlanmıştır. Aslında gazetenin toplumu sükûnete ve barışa çağıran tavrı başlangıçta diğer gazetelerin tavırlarında farklı görülse de, yazı yine Yunan toplumunu hedef olarak göstermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Bu Taşkınlıklar bizi zayıflatır… Yunanistan’da ki Megalo İdeacıların durup dururken gerek memleketimizin, gerek Yunanistan’ın, gerek bizzat Kıbrıs halkının ve Ortadoğu müdafaasının başına açtıkları belanın seyyiesini maalesef hep birlikte çekiyoruz&lt;/em&gt;”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn17" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=654142362388832139#_ftn17" name="_ftnref17"&gt;[17]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10 Eylül tarihinden itibaren artık verilen maddi zararın nasıl telafi edilebileceği düşünülmeye başlanmıştı. Gazeteler de “&lt;em&gt;devlet yaraları sarıyor&lt;/em&gt;” şeklinde haberler yaparak aslında her şeyin düzeliyor olduğunu, normal seyrine gidiyor olduğunu anlatan haberler yaptılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Polis bir Rum vatandaşa ele geçirilen 60 bin lira kıymetindeki mücevheratını iade ederken&lt;/em&gt;”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn18" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=654142362388832139#_ftn18" name="_ftnref18"&gt;[18]&lt;/a&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;“&lt;em&gt;Çalışmaya Başladılar… Hükümetimizin maddi ve manevi münabereti dükkânları hasar gören vatandaşlara tekrar gereken gücü vermiştir. İşte bir berber, hemen düzenlediği dükkânında müşterisini tıraş etmeye başlamış bile&lt;/em&gt;.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn19" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=654142362388832139#_ftn19" name="_ftnref19"&gt;[19]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özellikle 1 Eylül–14 Eylül tarihleri arasında, Türk basınında dönemin önemli gazeteleri olan Hürriyet, Milliyet, Cumhuriyet, Aksam gazeteleri ve 6–7 Eylül olayların başlamasında önemli rol oynayan İstanbul Ekspres ve yerel bir gazete olan Yeni İstanbul gazeteleri incelendiğinde aslında Türk basınının olayların tezahürüne kadar, provoke edici bir tavır sergilediği söylenebilir.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Dönemim şartları ele alındığında özellikle Kıbrıs konusunda ki toplumda ki duyarlılığın zaten Kıbrıs Türktür Cemiyetleri merkez ve şubeleri tarafından sıkça kullanıldığı bir dönemde bazı gazeteler bu cemiyetin yayın organı gibi davranmış, her türlü etkinliklerini yakından takibe almış ve cemiyete olan sempatisi haberlerinde yansıtmaktan çekinmemiştir.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Dönemin gazetelerinin bir çoğu Türkiye Cumhuriyet’inin paydaşı olan ve herkesle eşit haklara sahip gayrimüslim vatandaşlarının farklılıklarını vurgulayarak, onları adeta işbirlikçi olarak bir göstermeye çalışmıştır. Selanik’te Atatürk’ün evi ile Konsolosluk arasına bomba atılması ile uzaktan yakından alakası olamayan İstanbullu Rumlar ve diğer gayri Müslimler aslında açıkça Türk Burjuvazisinin yaratılmasında yıldırılmak ve göçe zorlanmak istenmiştir. Güçlerin el değiştirmesi, Varlık Vergisinden kalan mal ve mülklerin hızlıca ve değerinin altında el alıp satılması tüm bu saldırılar sonucunda çok kolay bir hal almıştı. Kısa zamanda da zaten İstanbul gayrimüslim halkının büyük bir bölümünü kaybetmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısacası Türk basını vermesi gereken bir sınavı tam olarak verememiş, Türkiye Cumhuriyeti içerisinde ki çoğunluk durumunda olan etnik anlamda Türklere taraf olmuş, aynı oranda vatandaşı olan diğer unsurları göz ardı etmiştir. Diğer unsurların sesi olmaktansa, aşırı milliyetçi ve provoke edici bir tavır sergilemiştir. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;Gökhan KURTARAN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Kaynaklar:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=654142362388832139#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[1]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Güven, Dilek,6- 7 Eylül olayları, Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul Ekspres Gazetesi ve Milli Emniyet Hizmetleri &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=654142362388832139#_ftnref2" name="_ftn2"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[2]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; 1 Eylül 1955, Milliyet Gazetesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=654142362388832139#_ftnref3" name="_ftn3"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[3]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; 5 Eylül 1955, Cumhuriyet Gazetesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=654142362388832139#_ftnref4" name="_ftn4"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[4]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; 5 Eylül 1955, Hürriyet Gazetesi, “Kanla Çizilen Kıbrıs Haritası”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=654142362388832139#_ftnref5" name="_ftn5"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[5]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; 5 Eylül 1955, Milliyet Gazetesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=654142362388832139#_ftnref6" name="_ftn6"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[6]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; 7 Eylül 1955, Milliyet Gazetesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=654142362388832139#_ftnref7" name="_ftn7"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[7]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; 7 Eylül 1955, Yeni İstanbul&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=654142362388832139#_ftnref8" name="_ftn8"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[8]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; 6 Eylül 1955, Hürriyet Gazetesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=654142362388832139#_ftnref9" name="_ftn9"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[9]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; 7 Eylül 1955, Aytul, Turhan, Milliyet Gazetesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=654142362388832139#_ftnref10" name="_ftn10"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[10]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; 7 Eylül 1955, Aytul, Turhan, Milliyet Gazetesi &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=654142362388832139#_ftnref11" name="_ftn11"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[11]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; 7 Eylül 1955, Cumhuriyet Gazetesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn12" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=654142362388832139#_ftnref12" name="_ftn12"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[12]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; 8 Eylül 1955, Hürriyet Gazetesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn13" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=654142362388832139#_ftnref13" name="_ftn13"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[13]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; 9 Eylül 1955, Hürriyet Gazetesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn14" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=654142362388832139#_ftnref14" name="_ftn14"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[14]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; 10 Eylül 1955, Milliyet Gazetesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn15" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=654142362388832139#_ftnref15" name="_ftn15"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[15]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; 10 Eylül 1955, Milliyet Gazetesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn16" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=654142362388832139#_ftnref16" name="_ftn16"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[16]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; 10 Eylül 1955,Cumhuriyet Gazetesi &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn17" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=654142362388832139#_ftnref17" name="_ftn17"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[17]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; 8 Eylül 1955, Cumhuriyet Gazetesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn18" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=654142362388832139#_ftnref18" name="_ftn18"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[18]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; 10 Eylül 1955,Cumhuriyet Gazetesi &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn19" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=654142362388832139#_ftnref19" name="_ftn19"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;[19]&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; Demirel, İlhan, 11 Eylül 1955, Milliyet Gazetesi &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/654142362388832139-2282541143116732816?l=medyapol.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://medyapol.blogspot.com/2009/06/turk-basnnn-6-7-eylul-olaylar-oncesi-ve.html</link><author>noreply@blogger.com (medyapol  -medya &amp;amp; politikanın buluşma noktası-)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/SiUsQefW_SI/AAAAAAAAAIQ/dnST2l-g8mU/s72-c/gazeteler.bmp' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-654142362388832139.post-2683441099808811430</guid><pubDate>Tue, 02 Jun 2009 07:36:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-06-02T00:48:47.933-07:00</atom:updated><title>AB'ye girileceğine inanmak ya da inanmamak</title><description>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/SiTZVTCjkoI/AAAAAAAAAHo/8vHUz0V0a_4/s1600-h/ab1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5342634017879724674" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/SiTZVTCjkoI/AAAAAAAAAHo/8vHUz0V0a_4/s400/ab1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;Bilimde inanmaktan çok bulmak, ispatlamak, doğruluğunu kabul etmek vardır. Zaman içerisinde doğruluğu kabul edilen teoriler kanunlaşır, ama kanunlarda yerinden oynayabilir. Dolayısıyla bilimde kapının arasına sıkıştırılmış bir “&lt;em&gt;soru işareti&lt;/em&gt;” takozu var. Aklın kapısını daima aralı tutar ki, bilimin kümülatif hali tarihsel süreç içerisinde akışına devam etsin. Bilimadamları da genellikle ispat için hayatlarını adarlar, çoğu zaman büyük baskılarla karşılaşır, bazen de canlarını verirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat gündelik hayatımızda her zaman &lt;em&gt;“en doğru&lt;/em&gt;” olanı değil de “en inanılası” olanı savunmak bazen bir görev halini alıyor. Çünkü &lt;em&gt;“inanılası”&lt;/em&gt; olanı savunmak &lt;em&gt;“doğru”&lt;/em&gt; olanı savunmaktan çok daha az risklidir. “İnanılası” olan beraberinde tehdit unsuru taşırken, “doğru” olanı anlatmak genelde birilerini huzursuz eder, özellikle otorite sahiplerini. Bunun için Avrupa tarihinin meşhur bilim- çekişmesine bakmak yeterlidir aslında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de şimdi benzer bir rüzgar esiyor. Uzunca bir zamandır “&lt;em&gt;AB’ye girileceğine inananlar&lt;/em&gt;” ve “&lt;em&gt;AB’ye girilemeyeceğine inanlar&lt;/em&gt;” arasında bir gerilim var. Bu iki inanç grubunun da hareket noktaları çok çeşitli olabilmekle beraber, nedense her iki düşünceden ilkini savunmak daha az riskli. Çünkü bugün “&lt;em&gt;AB’ye girilsin, zaten girilmesi lazım, evet bir gün mutlaka&lt;/em&gt;” demek sanki medeniyet seviyesinizin bir göstergesi, entellektüeliğin bir üst boyutu sayılırken, “&lt;em&gt;hayır girilmeyecek, zaten girilmemeli demek&lt;/em&gt;” yerellik, içe kapanmacılık, 30’lara özlemcilik, yetersizlik, cahillik, darbecilik, gericilikle özdeşleştirilmiş durumda. Kısacası öyle kolay bir şey değil bugün “&lt;em&gt;hayır&lt;/em&gt;” diyebilmek. Önce o büyük riski göze alabilmeli, bedelini ödeyebilmeli. Fakat her iki inanç grubu da neden o yazımızın başlangıcında bahsettiğimiz “soru takozunu” zihin kapılarının bir arasında koymazlar. “&lt;em&gt;Ya doğru değilse inandıklarım&lt;/em&gt;” gibi bir sorgulamanın içerisine girmezler?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Girmezler çünkü bu risklidir. Girmezler çünkü yaftalanamak kişiyi rahatlatır. Girmezler çünkü bu otoriteyi sorgulmaya kadar gider, girmezler çünkü aykırı olmak istemezler, girmezler çünkü...İşte bu liste bu çünküler sinsilesi ile devam eder gider. Fakat aydın bir kişinin doğru ve yanlışın ayrımını kendi zihninde bu kadar katı çizgilerle ayırması pek iyi sonuçlar vermez. Belli ki AB’den öğrenilecek çok şey, beraber yapılabilecek çok iş var. Pekala rasyonel düşünen her kişi öncelikle neden AB ülkelerinde yaşayanların yıllık ortalama gelirinin 40 bin Euro ama bu topraklarda en rakamsal şişirmeyle bile 10 bin Euro’nun altında olduğunu sorgulamalı. Yani işe Avrupa’nın en önemli değerinde “&lt;em&gt;rasyonellikten başlamak&lt;/em&gt;”, hariçten gazel okumayı bırakmak lazım. Yaşam standartlarını tutturmak için ille de bir birliğin üyesi olmak gerekmiyor. Eğer herşey yolunda gider ve Türkiye kendi çıkarlarına da hizmet edecek bir şekilde üye olursa ne ala. Fakat ülke için zaruri bazı düzenlemelerin yapılması için bu “çıkmaz ayın çarşambası” tarihi beklemenin pek de anlamı yok. Bugün Norveç, İsviçre gibi ülkeler AB’nin dışında, Avusturalya, Yeni Zelanda Common Wealth üyesi ama başlarında ne yapacaklarını söyleyen bir AB yok. Gayet rahat, mürreffeh, gelişmiş ülkeler... Kısacası doğu toplumlarına has “yönetilme” arzusundan kurtulup, “gerekli” olan her ne ise ivedilikle yapılmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Amerika’yı yeniden keşfetmek&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Bu sıklıkla kullanılan bir ifadedir ama sanıyorum ki Türkiye için daha bir geçerli. Çünkü başımıza gelen durumların sadece bize özel olduğunun düşünmek büyük yanılgı. Tarih dünyada spor olsun diye öğrenilmiyor ya da öğretilmiyor. Malum ordan bazı dersler çıkarmak mümkün. Bugün Türkiye’de yapılan tartışmaların çok büyük bir kısmının yüz yıl önce de yapıldığının görmek ise nasıl kronikleşmiş meselelerle uğraşarak zaman kaybettiğimizi gösteriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örneğin çok dilli ve kültürlü bir toplum olma konusunda yaratılan paranoyadan kurtulmak için yine 500 milyonluk Avrupa kıtasına bakmak yeterli. Bugün 10 milyon müslümanı, en az bir o kadar Fas’tan, Libya’dan göçmeni, Çinli, Yahudi, Hristiyan, Ateist, siyahi, beyaz derken dünyanın en renkli alanlarından biri. Fakat her ne kadar zaman zaman ırkçı saldırılara olsa da, yapılan düzenlemelerin vatandaşlık haklarını koruyan, çok dillilik ve kültürlülükten yana düzenlemeler olduğu görülür. Çünkü bu yaşlı kıta kolonyel kültürün ağır yükünü taşıyamayacağını anladı. İnsanlar zorla birbirlerine kendi dillerini dayatmış olmanın ağır yükünü taşımaktan yoruldu. Bugün hala bu zorlama içerisinde olanlar azınlıkta kaldı. Onlarda 1930’ların Musolini ve Hitler’ini kötü bir imitasyonu olmaktan öteye gidemiyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısacası bizim mevzuları bizden önce yaşayanlar var. Ülkede vatandaşların özgürce refah seviyesi yüksek bir şekilde yaşayabilmesi için tek reçetenin Avrupa Birliği olduğuna inanmıyorum. Avrupa Birliği’ne üye olup, yine en kalabalık ama geliri en düşük, en eğitimsiz, en fazla suç oranına sahip, en fakir ülkelerinden biri olabiliriz. Böyle bir üyelik ne ise yarar ki. Bu Las Vegas en ünlü gece kulüplerine üyeliği olan, fakat içeride eğlenecek, üstüne adam gibi bir takım elbise giyip, o ortamda boy gösteremeyecek bir otel çalışanı olmak gibi bir şey. Göz kamaştıran bütün varlığın nasıl ortaya çıkarıldığına kafa yormak, strateji geliştirmek ve doğru olanı başkası Türkiye’ye zorla uygulattırmadan uygulamak tek çıkar yol.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AB’ye inanmak ve inanmamak ikileminden de acilen kurtulmak gerekli. Uluslararası politika din gibi inanıp inanmamak arası bir noktaya çekilemez. Rasyonel değerler çerçevesinde ulusal çıkarlar hesaba katılır, toplumun refahı için geleceğe doğru tutarlı ve planlı adımlar atılır. İşte o zaman 1959’da yapılmış o “&lt;em&gt;başvuru&lt;/em&gt;” daha bir anlam kazanır. Yoksa stratejisiz bir şekilde bir kaç ayda bir AB ziyaretlerinde oraya buraya başımızı vurmanın, destek aramanın, ne anlamı, ne önemi, ne de gelecek için bir getirisi var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gökhan KURTARAN&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/654142362388832139-2683441099808811430?l=medyapol.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://medyapol.blogspot.com/2009/06/abye-girilecegine-inanmak-ya-da.html</link><author>noreply@blogger.com (medyapol  -medya &amp;amp; politikanın buluşma noktası-)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/SiTZVTCjkoI/AAAAAAAAAHo/8vHUz0V0a_4/s72-c/ab1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-654142362388832139.post-4811414220568708419</guid><pubDate>Mon, 01 Jun 2009 12:48:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-06-01T05:52:04.806-07:00</atom:updated><title>DocumentarIST Günleri Başlıyor, 2-7 Haziran 2009</title><description>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/SiPOypWkSvI/AAAAAAAAAHY/bf1ZvZNOIDM/s1600-h/banner2_730-170.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5342340952480828146" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 93px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/SiPOypWkSvI/AAAAAAAAAHY/bf1ZvZNOIDM/s400/banner2_730-170.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;Biletler Mybilet'te!&lt;/strong&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;26.05.2009 - DOCUMENTARIST biletleri bugünden başlayarak &lt;a href="http://www.mybilet.com/belgeselFilmFest.php" target="_blank"&gt;mybilet&lt;/a&gt; üzerinden satın alınabilir... Ayrıca 2 Haziran'dan itibaren, salonlardaki Documentarist standlarından temin edilebilir. Bilet ücreti 3.5 TL'dir.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;SİYAD ödülü adayları&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;21.05.2009 - Sinema Yazarları Derneği (SİYAD), yılın belgesel ödülü adaylarının ilk bölümünü açıkladı. Belgesel Kurulu, 2009'un ilk yarısında festivallere katılan filmler içinden 15 belgesel belirledi. Filmler DOCUMENTARIST'te gösterilecek. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Cannes'dan sıcağı sıcağına!&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;18.05.2009 - İlk uluslararası gösterimi şu günlerde Cannes Film Festivali'nde yapılan ve 18 genç sinemacının Trans-Sibirya treniyle yaptığı uzun bir yolcuğun ürünü olan "Cinetrain" adlı belgesel serisi, Cannes'dan hemen sonra İstanbul'da DOCUMENTARIST kapsamında seyirciyle buluşuyor. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Festival favorileri Documentarist'te&lt;/strong&gt; &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;18.05.2009 - DOCUMENTARIST'in 2009 programı Venedik, Berlin, Cannes gibi en büyükler başta olmak üzere, dünya festivallerinde ses getirmiş pek çok film içeriyor. Geçen yıl Cannes'da Yönetmenlerin Onbeş Günü bölümünde gösterilen "Kör Aşklar" (Blind Loves), Venedik'e seçilen Meksika yapımı "Mirasçılar" (Los herederos), ilk gösterimi Berlinale'de yapılan bir Wim Wenders belgeseli bu filmlerden sadece birkaçı. Avrupa'nın en önemli belgesel festivali IDFA'nın hem bu yılki hem de geçen yılki yarışma birincileri de DOCUMENTARIST programında: "Burma VJ" ve "Stranded". Kısa bir süre önce Toronto'da HotDocs festivalinde büyük övgüler alan "Cenin'in Kalbi" (The Heart of Jenin) yine programın öne çıkan filmleri rasında...&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;Kuzey rüzgârları&lt;/strong&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;10.05.2009 - DOCUMENTARIST, yine sinemaseverlere sıkı bir belgesel ziyafeti çekmeye hazırlanıyor. İlki geçen yıl düzenlenen etkinlik, bu sene hedef büyütüyor. 2-7 Haziran 2009 tarihleri arasında beş ayrı mekanda gerçekleşecek olan DOCUMENTARIST, son bir yılda dünya festivallerinde büyük başarı elde etmiş filmleri ve pek çok belgesel yönetmenini İstanbul’da buluşturmaya hazırlanıyor. Bu yıl Kuzey Avrupa ve Finlandiya yapımı filmler ağırlıkta. Etkinlik talep üzerine bu yıl başka kentleri de dolaşacak. &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://www.documentarist.org/"&gt;www.documentarist.org&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/654142362388832139-4811414220568708419?l=medyapol.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://medyapol.blogspot.com/2009/06/documentarist-gunleri-baslyor-2-7.html</link><author>noreply@blogger.com (medyapol  -medya &amp;amp; politikanın buluşma noktası-)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/SiPOypWkSvI/AAAAAAAAAHY/bf1ZvZNOIDM/s72-c/banner2_730-170.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-654142362388832139.post-3965533903725581339</guid><pubDate>Fri, 29 May 2009 07:37:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-05-29T00:38:40.772-07:00</atom:updated><title>Kavacık'ta bir akşam ve silah sesleri</title><description>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/Sh-Q1SVyulI/AAAAAAAAAHI/3QNrQ6gfpz8/s1600-h/silah.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5341146928215407186" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/Sh-Q1SVyulI/AAAAAAAAAHI/3QNrQ6gfpz8/s320/silah.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; Ellerde silahlar arabalarından yarı bellerine kadar sarkmış, aklınca asker uğurlayan, bağırıp çağıran, bildik nidalar atan kendini bilmez insanlar...Geçen gün resmen ben ve benim gibi kaldırımdan yürüyen insanların yüreğini ağzına getiren bu ucubelere neden kimse dur demez bilmiyorum. Hemen ara sokaklardan birine kaçmak zorunda kaldım. Çünkü dar bir sokak boyunca yüzün üzerinde araçtan insanlar ellerinde ne olduğunu bilmediğim silahları gökyüzüne doğrultmuş, ateş etmekteydi. Her gün gazete haberlerinde okuduğumuz ölümlerden birisi her an gerçekleşebilirdi. Bir apartmanın camından bakan, balkonunda çayını içen, sokakta işinden evine dönen birisi o an vurulabilir, hayatını kaybedebilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama kimin umrunda, ne de olsa bütün ömürleri boyunca en büyük başarısı asker olmak olan bu cahil kalabalığın bir şey dinleyecek hali yok. Ne ellerinde salladıkları bayrağın anlamını, ne bu toprakların tarihini, ne de uygar bir medeniyet olmanın ne demek olduğunu biliyorlar. Bütün bildikleri rahatsızlık vermek, bağırmak çağırmak, tehdit etmek, arabayla hız yapmak, sevinince üzülünce kurşun sıkmak, dövmek, yıkmak, kırmak...ama asla yapmak ve yaratmak değil. İçinde bulundukları toplumun üzerinde ağır bir yük bu insanlar. At, avrat, silah genellemelerinin arkasına sığınmamın bir anlamı yok. 2009 bu manzalara dünyanın başka hiç bir yerinde yok. Yanı başında iş merkezlerinin yükseldiği, sitelerin, apartmanların, mağazaların olduğu hiç bir caddede başka milletten birilerin ellerindeki silahları pek matah bir iş yapıyormuşcasına oraya buraya sıktığını göremezsiniz. Ama burda görüyoruz, ben Kavacık’ta dün gördüm. Bahsettiğimiz yer İstanbul’un Wall Street’i Levent’e 15 dakika mesafede. Bu arada unutmadan hatırlatalım, İstanbul 2010’da Avrupa Kültür Başkenti...! Sokak ortasında düğünde, cenazede, askere uğurlamada, sünnette, maç sonrasında, sevinçte, kederde eline silah alıp Türkiye’yi savaş alanına çeviren bu insanları hangi kültürün parçası? Sormaz mı acaba Türkiye’nin güzelliklerini görmeye gelen birileri bize, “ne yapıyor bu insanlar”?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gökhan KURTARAN&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/654142362388832139-3965533903725581339?l=medyapol.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://medyapol.blogspot.com/2009/05/kavackta-bir-aksam-ve-silah-sesleri.html</link><author>noreply@blogger.com (medyapol  -medya &amp;amp; politikanın buluşma noktası-)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/Sh-Q1SVyulI/AAAAAAAAAHI/3QNrQ6gfpz8/s72-c/silah.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>1</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-654142362388832139.post-58278206892020147</guid><pubDate>Mon, 25 May 2009 14:46:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-05-25T07:54:00.601-07:00</atom:updated><title>Sahaflarda Satılık İnsan Fotoğrafları</title><description>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/ShqvwvURrRI/AAAAAAAAAHA/4f00J12H89Q/s1600-h/syahbeyazcc0.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5339773560071236882" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 343px; CURSOR: hand; HEIGHT: 400px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/ShqvwvURrRI/AAAAAAAAAHA/4f00J12H89Q/s400/syahbeyazcc0.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Eski alışkanlıklarımdan birisi de İstiklal Caddesi’ndeki Avrupa Pasajı’na paralel sahafı gezmek. Orda Antonio Tabucchi’nin kitaplarını aradım haftasonu. Yazarın kitaplarını bulamasam da her zaman olduğu gibi sahaf dükkanlarını gezmenin keyfini çıkardım. Bir yandan kitapları inceliyor, bir yandan da dükkanlardan birinden yükselen Ajda Pekkan’ın “Baksana Talihe” şarkısını dinliyordum. Taksim’in bu pasajında zaman durmuş gibi gelir bana, sanki o insanlar hep orda, orda hep aynı gün yaşanıyormuş gibi. Bir kaç sene önce köşedeki sahafçıda Jack London’ın “Martin Eden” kitabını ararken tanıştığım güzel kızın hala orda olduğunu görünce de ayrı bir mutlu oldum. Burada kesinlikle herşey aynıydı. Zaman durmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Galatasaray Lisesi’nin karşısında ki bu binanın bir tarafından sahafa girince diğer tarafından meşhur Balık Pazarı’na çıkılır. Ben her seferinde bu sahafı gezer, Balık Pazarı’na geçmeden bir de Avrupa Pasajı’ndan yürürüm. O pasajın dükkanlarının aynalarla dolu olmasından dolayı “Aynalı Çarşı” diye anıldığının yeni öğrendim. Burada en çok tarih kokak dükkan Ergun Hiçyılmaz’ın eski plakları, afişleri, reklamları, dergileri sattığı dükkandır. Her geçişimde uzun uzun camekanından bakmaktan haz duyarım. Diğer dükkanlar biraz turistiktir; fes, dansöz kemeri, zil derken oryantalistlerin rüyalarını süsleyecek kadar ışıltılı dükkanlar ama benim pek ilgimi çekmezler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tekrar Sahaflar çarşısına dönelim çünkü burayla ilgili anlatacak bir hikayem var, mutlaka anlatmalıyım. İlk zamanlar beni burdaki kitaplar hüzne boğardı. Belli ki Fransızca bilen İstanbullu bir beyefendi öbür dünyaya göçmüş ki, 1910-20 senelerine ait ansiklopediler istiflenmiş alıcılarını bekliyor. Hepsi toz, toprak içerisinde. Kimbilir hangi Bey ya da Hanım, bir zamanlar Beyoğlu’ndaki evinde bu kitapların sayfalarını karıştırmıştı. O yüksek tavanlı Rum evlerinde, büfede dizilmiş olan, dönemin baş tacı bu kitaplar, kimbilir hangi olaylara tanık olmuştu...İşte bütün bunlar kontrol edemez bir şekilde aklımdan geçerken. Pasajın üst kata çıkan merdiven ile birleştiği noktaya doğru ilerliyor ve gördüklerime inanamıyordum. O da bir şey mi? İnsanların öldükten sonra sadece canı gibi kıymetli kitapları değil ayrıca en özel fotoğrafları da satılıyordu; tanesi 25 kuruşa...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir an kendime atfettiğim bütün öznellik, farkılılık, özellik gözlerimin önünde eridi gitti. Hiç de özel değildim işte. Benim de bir gün fotoğraflarım kim bilir hangi sahafın tablasında satılacaktı. Belki de çocuklarım önce benden, ölümümden sonra da şiir defterlerimden, kitaplarımdan, fotoğraflarımdan kurtulmak isteyecekti. Ne feci bir şey bunu düşünmek? İşte o fotoğraf kutusu önümde duruyordu. Elime bir tomar foroğraf aldım. Kimisi 60’lı yıllarda, kimisi 50’li yıllarda çekilmiş beyaz ve bazen sarımtırak, kime ait olduğu hakkında hiç fikrimin olmadığı fotoğtaflar. Kimisi beyaz gelinlikler içerisinde saçları 50’lerin şıklığında, dalyan gibi açık renk saçlı, jön bakışlı bir adamın yanında, sanki o gün bugünmüş gibi bana bakıyor. Kimisi üç arkadaşı ile bir yol kenarında kaldırıma oturmuş çay içiyor, üçü de genç 20’lerinde zımba gibi delikanlılar. Arkasını çeviriyorum; “&lt;em&gt;canım yanımda gördüğün arkadaşım Hamdi, çok iyi arkadaşımdır, bacak bacak üstüne atan...”&lt;/em&gt;yazmış, demek ki bu fotoğrafı sevgilisine göndermiş ki, bu yakın arkadaşına da bir sevgili ayarlansın. Kız fotoğrafı alsın, arkadaşlarına göstersin, “nasıl çocuk ama” desin. Bir dönem evliliklerin ilk adımı bu şekilde atılırmış, benim ailemde bile...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hüzünlü bir şekilde bütün bu fotoğraflara bakarken, içlerinde biri dikkatimi çekti. Cahide Sonku’ya benzeyen, büyük ihtimalle onun filmlerini izlemiş, etkisi altında kalmış, sarışın, kendinden emin, vakur ama bir o kadar da hüzünlü bir şekilde, açık uzun bir pencerenin önünde durup fotoğrafçıya bakan o kadın...Öylesine manalı bir bakış ki bu...Bir sevgiliye ancak onu çok özlediğini anlatsın diye bu resim çekilmiş olmalı. Bu hüzünlü bakışlar, bu endam, bu zerafet başka kim için olabilirdi ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben bu fotoğrafı satın almak istedim. Tam cebimden parasını çıkaracakken, almamaya zar zor ikna ettim kendimi. Ben nasıl bir başkasının en özel, en mahrem, en manalı fotoğraflarını ölümlerinden sonra bir sahaftan satınalabilirdim? Ne hakla? Kendi ailelerinin ıvır zıvır diyerek sokağa attığı bu resimler içimi zaten çok acıtmıştı. İnsan bir felaket görünce hemen kendini hatırlar, kendi sonununda böyle mi olacağını düşünür, işte ben de tam onu yapmıştım. Pasajdan çıkıp, Asmalı Mescit’e geçip biramı içme zamanı çoktan geçiyordu. &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Aklımda yine o kadının bakışları...uzun bir pencerenin önünde bütün zerafeti ile beni izlemekte....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gökhan KURTARAN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/654142362388832139-58278206892020147?l=medyapol.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://medyapol.blogspot.com/2009/05/sahaflarda-satlk-insan-fotograflar.html</link><author>noreply@blogger.com (medyapol  -medya &amp;amp; politikanın buluşma noktası-)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/ShqvwvURrRI/AAAAAAAAAHA/4f00J12H89Q/s72-c/syahbeyazcc0.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>2</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-654142362388832139.post-8715655170093248698</guid><pubDate>Mon, 25 May 2009 09:18:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-05-25T12:53:19.976-07:00</atom:updated><title>Habertürk'ten Murat Belge'ye linç kampanyası</title><description>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/ShpjhDyFsEI/AAAAAAAAAG4/DPzQG0OOrEA/s1600-h/muratbelge.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5339689727803371586" style="margin: 0px auto 10px; display: block; width: 400px; height: 266px; text-align: center;" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/ShpjhDyFsEI/AAAAAAAAAG4/DPzQG0OOrEA/s400/muratbelge.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; Bir süredir günlük gazeteleri, köşe yazarlarını düzenli olarak okuyanların dikkatini çekmiş olacak bir tartışmadan feci halde rahatsız oldum. Nedendir bilinmez, henüz rüşdünü ispat etmemiş, dün kurulmuş bir gazete, Murat Belge’yi hedef tahtasına yerleştirmiş durumda. Hemen her gün gazete de Murat Belge’ye saldıran köşe yazıları yazan zat-ı muhterem de Murat Bardakçı. Ben kendisini uzunca yıllar Hürriyet’te yaptığı &lt;em&gt;“magazin tarihçiliği”&lt;/em&gt; vesilesiyle tanırım. Düzenli olarak gündemle ilişkilendirdiği, sıkça anakronizim yaptığı yazılarından rahatsız olmamıştım. Kitlesi vardı, takip de ediliyordu. Lakin nedendir bilinmez, “&lt;em&gt;kişisel öfkelerinin&lt;/em&gt;” esiri olmuş bir sekilde döndü Habetürk’e.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bardakçı önce Murat Belge’yi “tekneli irşad turları” düzenlemekle itham etti. Evet uzun yıllardır Murat Belge boğazın güzelliklerini, engin bilgisi ile harmanlarayarek tekne turlarına meraklıları ile paylaşır. Bunda garipsenecek ne varsa ben anlamadım. Daha sonra Bardakçı hızını alamıyor ve “&lt;em&gt;Hazret entelektüel, yazar, filolog, tarihçi, barışçı, solcu, kültür adamı, yayıncı, profesör ve İstanbul uzmanı... Bitmediiii... Edebiyatçı, taş plak üstadı, filozof, yakışıklı, aktivist, bilmem neredeki yurttaşlar derneğinin feşmekânı, İstanbul uzmanı, vesaire, vesaire, vesaire...”&lt;/em&gt; diyerek Murat Belge’yi kendince alaya aldığını sanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Murat Belge’yi öğrencisi olarak tanırım. Bölüm Başkanlığı’nı yaptığı Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü’nden mezunum. Üniversiteye girdiğimiz ilk günlerden itibaren kendisinin alçak gönüllülüğüne tanıklık etme fırsatı bulduk. Daha da önemlisi çok bilmenin yaninda“&lt;em&gt;erdemli”&lt;/em&gt; olmayı da gerektirdiğini, ikisinin bütünleştiği an o kişi ayrı bir yüksekliğe çıkardığını gördük. Bölümde milliyetçi hissiyatları yüksek olan arkadaşlarımız da vardı, liberal diyebileceklerimiz de...her renkten, inançtan, cinsiyetten, memleketten, ideolojiden bir avuç genç insan gözlerimizi açarak dikkatli bir şekilde dinlerdik anlattıklarını. Bugün o anlatılanlardan daha da fazla erdemli bir insanın duruşuna tanıklık ettiğim için şanslı sayarım kendimi. Dört yıl boyunca ne bir kişinin kalbini kırdığını, ne bağırdığını, ne hakaret ettiğini bilmem. Zaten kendisini tanıyanlar bütün bunların Murat Belge’den çok uzak olduğunu bilir. O gerçek anlamda &lt;strong&gt;“dünya vatandaşı”&lt;/strong&gt;dir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Murat Belge’nin tarzı değildir, ona buna laf yetiştirmek, günümüz pop yıldızları gibi kapris yapmak, rahatsızlık vermek. Kendisinden beklendiği üzere Bardakçı’nın yazısına yine kendine özgü efendiliği ile 16 Mayıs 2009 tarihinde bir cevap vermiş;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Şimdi bu saydıklarından bazılarını ben de kendimi anlatmak için söylerim: İletişim Yayınları’nı kurduğuma göre, “yayıncı” sayılırım; övünülmeyecek kadar yakın zamanda resmen bu “ünvan” verildiğine göre, demek ki, evet, “profesör”üm; kendimi “solcu” olarak tanımlarım ve “barış”a gerçekten önem veririm ve bu amaçlar için akla yakın “aktivizm” kanalları varsa bunlara girmekten kaçınmam. Yazı durmadan yazdığıma, bunlar yayımlandığına, hatta birileri benden habire “yazı” istediğine göre, herhalde “yazar”ım da, üstüne üstlük. “Üstad falan değilim ama epeyce taş plak toplamışlığım vardır (neyse bunun kusuru). Harikulade mizahî üslûbuyla tanımladığı derneği kurdum, bir şeyleri de oldum. Haa, evet, “edebiyatçı” olduğumu da düşünürüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öteki sıfatlara gelince, onları ben kendim için pek kullanmam. Örneğin, mezun olduğum bölümün resmî olmayan adı “İngiliz filolojisi” olarak geçer ama ben kendimi “filolog” saymam; tarihe ilgim çoktur ama bu konuda kalem oynattığımda, “Ben kariyerden tarihçi değilim” uyarısında bulunurum. “Entelektüel”, “kültür adamı” olup olmadığıma son analizde toplum karar verir. İki kere söylediğine göre en fazla sinirlendiğini tahmin ettiğim “İstanbul uzman”lığı da böyle bir şey. Aklı başında biri kalkıp da “Ben İstanbul uzmanıyım” diye konuşmaz. Ayrıca, “Ben şöyle bir iş yapayım” diyerek kendim de başlatmadım bu işi. Öneri geldi, yaptım. Arz talebi değil, talep arzı belirledi.”&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben tüm bu yazılarını okuduğumda artık bu tartışmanın da bir son bulacağını düşünmüştüm ki yanıldığımı dün akşam denk geldiğim Teketek programını izlerken farkettim. Yazdıklarını yeterli görmemiş olacak ki, Fatih Altaylı’ya konuk olma ihtiyacı hissetmiş Bardakçı. Bu sefer bildik “itici” ve “sinirli” tavrıyla neredeyse ağzına ne gelirse söylüyordu Murat Belge için. Birinin bu şekilde konuşabilmesi için aklını yitirmesi gerektiğini düşünürdüm, ama mevzu Murat Belge olunca o kişinin tamamen &lt;strong&gt;“akılsız”&lt;/strong&gt; olduğunu düşünürüm. Nasıl vahim bir “kıskançlık” ise içerisindeki, benliğini sarmış. Üstün gazeteclik performansı ile zaten hakkında soru işareti de bırakmamış olan Fatih Altaylı’da bu karalama kampanyasına katılmıştı. Hiç utanmadan, yüzleri kızarmadan “o kim ki Profesör olmuş, ne yapmış ki olmuş” deme yüzsüzlüğünü de gösterdiler. İçimde bir şeyler kırıldı. Hani çok bilge olduğunu bildiğiniz, işte erdemli insandır dediğiniz birisine sanki ellerinde sopalarla birileri saldırırmışcasına içim acıdı. Elimi uzatıp durdurmak istedim bu linç kampanyasını, bu çirkin medya lağımı içerisine çekilmeye çalışılan Murat Hoca’mı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belli ki bu daha önce aydın şahsiyetlere çok kez yapılmış olan bir “hedef gösterme” ile karşı karşıyayız. Hem de öylesine pervasızca yapılıyor ki bu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Murat Belge’yi anlatmaya başlayınca insan tutuklaşır nedense, önünde ki devasa bilgelik ve tevazu örneğini düşündükçe. Peki neler yapmış Murat Belge? Charles Dickens, William Faulkner, Martin Chuzzlewit ve John Berger’den benzersiz çeviriler yapmış, 12 Mart’ta düşünceleri yüzünden iki yıl cezaevinde kalmış, 1981’de YÖK’ün kurulması ile üniversiteden istifa etmiştir, 1983 yılında İletişim Yayınları’nı kurmuş, Helsinki Yurttaşlar Derneği’ne Başkanlık yapmış, John Freeley’den sonra İstanbul üzerine en güzel &lt;em&gt;“Gezi Rehberi&lt;/em&gt;”ni bize kazandırmış, aralıksız yazmaya devam etmiş, daima özgür düşüncenin yanında olmuş, bunu yazıların da her zaman ifade etmiş. Bu bitmez tükenmez mücadele de ne kimseye çamur atmış ne de onlarla ağız dalaşına girmemiş. Engin bilgisinin yanında, erdeminden ve asaletinden hiç ödün vermemiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bu &lt;strong&gt;“linç kampanyası”&lt;/strong&gt;nın ortaya koyduğu resim ortada. Daha önce Hrant Dink’e de aynısı yapılmış, aylar öncesinden hedef tahtasına yerleştirilmişti. Bu yüzden lütfen bu sefer uyanık olalım! Murat Belge’nin kıymetini bilelim.&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Gökhan Kurtaran&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/654142362388832139-8715655170093248698?l=medyapol.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://medyapol.blogspot.com/2009/05/haberturkten-murat-belgeye-linc.html</link><author>noreply@blogger.com (medyapol  -medya &amp;amp; politikanın buluşma noktası-)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/ShpjhDyFsEI/AAAAAAAAAG4/DPzQG0OOrEA/s72-c/muratbelge.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>1</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-654142362388832139.post-2465328325504489841</guid><pubDate>Fri, 22 May 2009 11:54:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-05-22T04:58:58.522-07:00</atom:updated><title>beni hatırla...</title><description>...&lt;br /&gt;Bilemezsin,&lt;br /&gt;Sana verecek bir armağanı ne çok aradığımı,&lt;br /&gt;Hiçbir şey içime sinmedi&lt;br /&gt;Altın madenine altın sunmanın ne anlamı var,&lt;br /&gt;Ya da okyanusa su.&lt;br /&gt;Düşündüğüm her şey&lt;br /&gt;Doğu'ya baharat götürmek gibiydi.&lt;br /&gt;Kalbimi ve ruhumu da vermemin bir yararı yok,&lt;br /&gt;Çünkü sen zaten bunlara sahipsin,&lt;br /&gt;O yüzden sana bir ayna getirdim.&lt;br /&gt;Kendine bak ve beni hatırla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Mevlana Celaleddin Rumi (1207-1273)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Tercüme ve uyarlama: Halil Kulluk&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/654142362388832139-2465328325504489841?l=medyapol.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://medyapol.blogspot.com/2009/05/beni-hatrla.html</link><author>noreply@blogger.com (medyapol  -medya &amp;amp; politikanın buluşma noktası-)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-654142362388832139.post-3026655972285166247</guid><pubDate>Fri, 22 May 2009 11:09:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-05-22T04:13:19.555-07:00</atom:updated><title>İntekno Hoşgörü Sazandeleri ve Andres Mustonen; Kültür Kafiyeleri, 26 Mayıs 2009 saat 20.00, Boğaziçi Üniversitesi</title><description>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/ShaIyyB6vII/AAAAAAAAAGw/CtBO8IZzq8A/s1600-h/intekno.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5338604814298954882" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 291px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/ShaIyyB6vII/AAAAAAAAAGw/CtBO8IZzq8A/s400/intekno.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;26 Mayıs günü Boğaziçi Üniversitesi’nde çok güzel bir etkinlik olacak. Şimdiden haberini buradan yapalım istedim ki ilgili olanlar daha sonra neden kaçırdıkları üzülmesinler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Intekno Şirketler Grubu’nun Yönetim Kurulu Başkanı Halil Kulluk’un çabaları sonucunda artık gelenekselleşmeye başlayan kültürel etkinliklerden birisi &lt;strong&gt;“Intekno Hoşgörü Sazendeleri ve Andres Mustonen; Kültür Kafiyeleri". &lt;/strong&gt;İş dünyasındaki başarısı kadar gençlere, yenilikçi beyinlere olan ilgisi ve sanat sevgisi ile de bilinen Sn. Kulluk yine İstanbullu sanatseverlerin beğeni çıtalarını yükseltecek bir sanatsal etkinliğini bizlere kazandırmış bulunuyor. Şimdiden çok teşekkürler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konser saat 20.30’da başlıyor ve 22.00’ye kadar devam ediyor. Etkinlik programı aşağıda yer almaktadır;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merhaba- Göksel Baktagir&lt;br /&gt;Gülümcan- Murat İşbilen&lt;br /&gt;Sabah Rüzgarı- Yurdal Tokcan&lt;br /&gt;Horon- Göksel Baktagir&lt;br /&gt;Özleyiş-Yurdal Türkcan&lt;br /&gt;Kültür Kafiyeleri- Intekno İstanbul Enseble&lt;br /&gt;Üsküdar Türküsü- Anonymous&lt;br /&gt;Atlantis- Göksel Baktagir&lt;br /&gt;Gürcü Kızı- Yurdş Tokcan&lt;br /&gt;Dağlara Yükseliş- Göksel Baktagir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Performans:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yurdal Tokcan (Ud)&lt;br /&gt;Göksel Baktagir (Kanun)&lt;br /&gt;Selim Güler (Klasik Kemençe)&lt;br /&gt;Emrullah Şengüler(Çello)&lt;br /&gt;Baki Kemancı (Keman)&lt;br /&gt;Volkan Yılmaz (Ney)&lt;br /&gt;Sumru Ağıryürüyen (Vokal)&lt;br /&gt;Bülent Elmas (Perküsyon)&lt;br /&gt;Oray Yay (Perküsyon)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Konuk sanatçı :&lt;/strong&gt; Andres Mustonen (Keman)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yer:&lt;/strong&gt; Saadi Bina, Boğaziçi Üniversitesi saat: 20.00&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/654142362388832139-3026655972285166247?l=medyapol.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://medyapol.blogspot.com/2009/05/intekno-hosgoru-sazandeleri-ve-andres.html</link><author>noreply@blogger.com (medyapol  -medya &amp;amp; politikanın buluşma noktası-)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/ShaIyyB6vII/AAAAAAAAAGw/CtBO8IZzq8A/s72-c/intekno.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-654142362388832139.post-6100072190012799719</guid><pubDate>Fri, 22 May 2009 10:46:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-05-22T04:51:53.939-07:00</atom:updated><title>Fransa Fransa Nereye?</title><description>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/ShaDnf63HsI/AAAAAAAAAGo/Oo8zdZq5OmQ/s1600-h/sarkozy.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5338599122900819650" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 270px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/ShaDnf63HsI/AAAAAAAAAGo/Oo8zdZq5OmQ/s320/sarkozy.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;Bu sabah Radikal gazetesinde gördüğüm Fransa üzerine bir magazin haberinden sonra Fransa Cumhurbaşkanı Nicholas Sarkozy üzerine yazmak istedim. Dünyanın her yerinde artık yıldız (celebrity) liderler var malum; ya da yıldızlaştırılmış olanlar; Obama’nın rengi, sportif oluşu, Sarkozy’nin 1.55 boyunda ama ünlü İtalyan manken Carla Bruni ile evli olması, İtalyan Berlusconi’nin eşini aldatması, boşanması, flörtöz ilişkileri, tuhaf açıklamaları, sayısız estetik operasyon geçirmesi, Karun kadar zengin, ülkede çok güçlü olması…Bu liste uzar da gider.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat Avrupa’nın çok zorlu bir süreçten geçtiği malumunuz. İzlanda krizin ilk darbesini yedi. Bir sene once dünyanın en rahat ülkelerinden biri olan İzlanda vekillerinin maaşını bile yatıramaz duruma geldi. Ardından Macaristan işsizliğe çare olması umuduyla, otomotiv işçilerinin çalışma günlerini üçe düşürüp daha çok kişiyi istihdam etmeye çalıştı. İngiltere en aklı başında önlemleri aldı ve nispeten etkileri en aza indirdi şimdilik. Ama henüz Avrupa’nın üzerindeki kara kabus bulutu yok olmuş değil. Bütün bu zor günlerde ise toplumların nabzını iyi ölçmek, onların duyarlılık noktalarını iyi belirlemekte fayda var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belli ki bunu bazı liderler yapamıyor; Nicholas Sarkozy gibi. Fransa’da üst düzey kişilerle, bakanlarla görüşen, ana dili gibi Türkçe konuşan ve Ankara’da yaşayan genç bir Fransız beyefendiyle geçenlerle işim dolayısıyla karşılıklı oturduk konuştuk. Ona Fransa’nın Türk medyasında daha çok Carla Bruni ile anıldığını, Bruni’nin Sarkozy’nin de önüne geçmiş gibi gözüktüğünü söyledim. Bana baktı ve “&lt;strong&gt;Fransızlar çok rahatsız&lt;/strong&gt;” dedi. Ben de yıllar yılı Fransız eserlerini İngilizce’den okudum, Fransız okullarından filan da mezun değilim ki derin analizler yapayım toplumun üzerine. Onu en iyi bilen yine o ülkenin kendi vatandaşlarıdır diyerek ona sordum. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Beni çok şaşırtacak sözler söyledi; “&lt;em&gt;Fransızlar bugün ilk defa Fransız sokaklarında devrim diye bağırıyorlar, sesleri çok gür çıkıyor. Herkes sık sık 1789 ile 2009 kıyaslaması yapıyor, benzer özellikler olduğunu söylüyor. Ülke ekonomik kriz ile boğuşuyor, Fransa’da ise Sarkozy’ninde Carla Bruni’nin de halka bıkkınlık vermiş durumda. Fransa değişim istiyor. Hemen her sokakta gösteriler yapılıyor, medya pek yayınlamasa da çoğu büyük ciddi gösteriler. Üniversitelerden &lt;strong&gt;DEVRİM&lt;/strong&gt; sesleri yükseliyor. Sarkozy’nin iki sene sonra seçilmesi, siyasette bile olması artık mümkün gözükmüyor...”&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Bu sözler karşısında adeta dondum kaldım. Uzun uzun karşımdaki bu üst düzey bürokratlarla sıkı ilişkileri olan Fransız’ın, Türkçe konuşarak bana anlattıkları karşısında aklımdaki soruları toparlamaya çalıştım. Medyayı sıkı takip etmeme rağmen ben Fransa’nın ne derecede kaynayan bir kazan olduğunu görememişim demek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi Radikal gazetesinin haberine dönelim; Fransa’nın Femme Actuelle dergisinin muhabiri Sarkozy ile röportaj yaparken Bruni eşini iki lafın arası sıkıştırıyor, okşuyor, sarılıyormuş. Sarkozy’nin ciddi bir devlet adamı gibi durmasına izin vermiyormus. 1.55’lik Sarkozy’nin arkasından "Bon courage, chou chou" (&lt;em&gt;Kolay gelsin, benim küçük sevgilim&lt;/em&gt;) diyormuş. Bu görüntüler Fransız halkını iyice rahatsız etmeye başlamış. Aslında tam da anlatmak istediğim bu; halkın dertleri, ciddi ihtiyaçları var ama her ne hikmetse halkın sorunları ile ilgilenmesi gereken bu zat-ı muhterem kendi gönül ilişkisinden kafasını kaldıramıyor, bir türlü Fransa’nın beklediği lider olamıyor. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Bu yazdığım haber gibi niceleri dünya gazetelerinde yer alıyor. Bahsettiğim gibi halk çoktan sokaklara çıkmaya başlamışsa meseleleri daha bir dikkatli irdelemek gerekir. Hele bir de bahsettiğimiz bu halk, Fransız halkıysa, işte o zaman bu durumdan korkmak gerekir.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Kimbilir, belki de ekonomik krizin ardından kendini tanımlamaya çalışan AB’yi, ileride &lt;/div&gt;&lt;div&gt;Fransa’dan gelecek haberler şekillendirir. &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Tıpkı Avrupa tarihinde bir çok kez olduğu gibi....&lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Gökhan Kurtaran&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/654142362388832139-6100072190012799719?l=medyapol.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://medyapol.blogspot.com/2009/05/fransa-fransa-nereye.html</link><author>noreply@blogger.com (medyapol  -medya &amp;amp; politikanın buluşma noktası-)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/ShaDnf63HsI/AAAAAAAAAGo/Oo8zdZq5OmQ/s72-c/sarkozy.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-654142362388832139.post-5064397959245394851</guid><pubDate>Wed, 20 May 2009 21:05:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-05-22T03:46:33.022-07:00</atom:updated><title>Yıl 1993 ve Türkan Saylan’dan gelen bir telefon</title><description>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/ShRxbOtNBSI/AAAAAAAAAGY/GGQ0z7KuUoU/s1600-h/turkan_saylan420.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5338016170958980386" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 299px; CURSOR: pointer; HEIGHT: 400px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/ShRxbOtNBSI/AAAAAAAAAGY/GGQ0z7KuUoU/s400/turkan_saylan420.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;Türkan Saylan’ın ardından, önce hasta yatağında iken haksız yere evinde arama yapılarak Ergenekon zanlısı gibi gösterilmesinden , sonra da 19 Mayıs günü caddelere çılgınca dolduran kalabalıklarla defnedildikten sonra yazılıp çizilmeyen kalmadı. Kendilerini muhafazakar olarak tanımlayan ve sık sık ahlaki çizgilerin dışına adım atmayı, sövüp saymayı adet edinmiş olan yayın organları “Saylan cehenneme mi gidecek” başlıklı forumlar açtılar. Ne derece kör ve saygısız olduklarını, sayısız hizmette bulunmuş, vefat etmiş birinin arkasından konuşarak bir kez daha gösterdiler. Diğer gazetelerde en azından Saylan’ın ardından yapmış olduğu muhteşem çalışmaları tekrar tekrar anlatarak, ne büyük bir değeri kaybettiğimizden bilmeyenleri de haberdar ettiler.&lt;?xml:namespace prefix = o /&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;Benim aklımdaysa hep Saylan’la olan o küçük anım vardı. Mersin’de yedi sekiz yaşlarında bir çocukken resim yapmayı çok severdim. Günlerce gecelerce Monomi pastel boyalar elimden düşmezdi. Okuldaki resim hocalarım da ilçede, ilde, ülkede ne kadar resim yarışması varsa hepsine katılmamı isterlerdi. Bunlardan biri de Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin resim yarışmasıydı. Bu yarışmadan bana güzel bir berat gönderilmişti, yanında da bir çocuk kitabı. Bu kitaptaki hikayeleri çok begenmiş, daha sonra basılacak kitaplar için de resim yapmak, göndermek istediğimi anlatan, berat için teşekkür eden bir mektup yazmıştım. Çocukluğumdan beri bıkmadan yaptığım bir iştir mektup yazmak. Aradan bir kaç ay geçmişti, evin telefonu çaldı, telefonda annem Türkan Hanım seni arıyor diyerek beni telefona çağırmıştı. Ne kadar heyecanlanmıştım anlatamam. Evet telefon numaramı mektubun altına yazmıştım ama aranacağımı hiç tahmin etmemiştim. Bana mektubumu çok begendiğini, mutlaka yazmamı, resimle beraber yazmaya da devam etmemi söylemişti. Daha sonra nerde okuduğumu, neler yapmak istediğimi sormuştu. Çok güzel bir konuşmaydı. 7-8 yaşında Türkan Saylan’ın zerafetine ve içtenliğine tanık olmuştum. Türkiye’nin bir köşesinden onun adına gelmiş bir çocuk mektubunu üşenmemiş okumuş, beni cesaretlendirmek için evime telefon etmiş, konuşmuş bu “insan” yıllarca hafızamdan silinmedi. Nerede adı geçse büyük bir merak ve ilgiyle takip ettim. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;Aradan yıllar geçti, resim yapma merakımdan geriye sadece sanata olan ilgim, mimari ile olan amatör ilişkim kaldı. Fakat yazı hayatımın temel taşlarından biri oldu. Ortaokulda okumaya başladım gerçek anlamda. Lise tam bir milat oldu beğenilerim oluşmasında. Üniversite de ise Karşılaştırmalı Edebiyat bölümünü seçmiştim. Günlerimiz, gecelerimiz kitap okumakla, bölümden arkadaşlarımızla okuduklarımızı tartışmakla geçerdi. Şimdiyse elime ne geçse okuyorum. Bilgisayar gözlerime ne kadar zarar verse de, inatla ekrandan okuyorum. Otobüse elimde kitapla binmemişsem, nereye bakacağımı, elimi nereye koyacağımı, ne yapacağımı şaşırıyorum. Kısacası Türkan Saylan’ın sözleri, içimdeki merakla da birleşmiş olacak ki, okumak ve yazmak beni ben yapan yegane eylemler halini almış. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span lang="TR"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;Şimdi onu eller üzerinde görmek içimi acıttı doğrusu. Sonra mutlak çıkılacak bir yolculuğa onun ardında bunca güzellik bırakarak çıkmış olması tesellim oldu. Kime nasip olurdu ki sevginin böylesi...Aklımda beni arayan ses yankılandı 19 Mayıs gecesı tekrar tekrar; “yazmaya devat et Gökhancım olur mu, mektubun çok güzel”.... Allah gani gani rahmet eylesin!&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/654142362388832139-5064397959245394851?l=medyapol.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://medyapol.blogspot.com/2009/05/yl-1993-ve-turkan-saylandan-gelen-bir.html</link><author>noreply@blogger.com (medyapol  -medya &amp;amp; politikanın buluşma noktası-)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/ShRxbOtNBSI/AAAAAAAAAGY/GGQ0z7KuUoU/s72-c/turkan_saylan420.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-654142362388832139.post-758332701115614594</guid><pubDate>Sat, 09 May 2009 19:17:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-05-09T13:55:27.369-07:00</atom:updated><title>Çorak toprakların naçar ve cahil kalmış insanları</title><description>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/SgXXPFaF_FI/AAAAAAAAAGQ/PvLhHOwbkJk/s1600-h/dryLand.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 267px; height: 400px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/SgXXPFaF_FI/AAAAAAAAAGQ/PvLhHOwbkJk/s400/dryLand.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5333905987839851602" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Sanıyorum ki Mardin’in küçücük bir köyünden çıkıp, ülkenin en vahşet dolu tablosunu çizmiş insanlar için bu başlıktan daha iyisini bulabilecek durumda değilim. İçinde bulunduğumuz yıllarda, ortalama TV izleme süresinin 5 saati aştığı düşünüldüğünde, yakılan ağıtların ne derece boş olduğu görülür. Her türlü şiddetin alabildiğine gösterildiği TV’de, insanların rol modelleri ya bir ağa, şeyh, derviş, mafya babası, ya da güzelliği ile istediklerini elde edebilen kalifiye bir hayat kadını. Bütün bu ikonları hepsi başlı başına güçlü. Hepsi alabildiğine heybetli. Çorak ve (daha da çoraklaşacak olan) toprakların, naçar kalmış cahil insanları, tüm kaybetmişliklerinin acısını bu sanal karakterlerin meşhum kudretinde dindirmekte, bir anlamda uyuşmakta, ama ne kendileri ne de o karakterler gibi olabilmektedir. Sevdiğine yan bakanın “kurşunu beynine sıkmak”, laf atanı “mermi manyağı yapmak”, ters bakanın “topuklarına sıktırtmak” adeta bir toplumun yaşam biçimi haline gelmeye başladıysa, nerede yanlış yapıldığına bakmak gerekir;  &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="justify"&gt;&lt;span lang="tr-TR"&gt;Durum düşündükçe insanın içini acıtmakta. Çünkü içinde yaşadığımız Cumhuriyeti kuranların hayal ettikleri toplum 1930’da bile bu durumda değilmiş. Toplumsa hoşgörü, anlayış, berbaber yaşama ve başarma istenci çok daha yukarılardayken, ne oldu da bu toplum kaybetmeye mahkum kılındı? Bu sorunun cevabını,  bugün yaşanan vakalardan çok, Atatürk devrimlerinin nasıl anlaşıldığını, nasıl yorumlandığına bakarak görebiliriz. M.Kemal Atatürk bütün özelliklerinin üstünde -bana göre- devrimcilik gelir. Eğitim, kadın hak ve özgürlükleri, kalkınmış medeniyetler seviyesine ulaşabilmek için sınırlı imkanların seferber edildiği ekonomik tedbirler, dini şarlatanların elinden oyuncak olmaktan kurtarıp, bireylerin özgür tercihlerine bırakmak ve daha sayamayacağımız bir çok büyük devrim. &lt;/span&gt; &lt;/p&gt;  &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="justify"&gt;&lt;span lang="tr-TR"&gt;Peki bu devrimlerden hangileri zamanla terkedilmedi ki? Bugün Mardin’in bir köyünde katledilen 43 kişinin ardından, doğu illerinde koruculuk sisteminin varlığı tartışılırken, nedense köy enstitülerinin yokluğu tartışılmıyor. Acaba o köylerde bugün orta yaşın üzerine olanlar köy enstitülerinde yetiştirilmiş olsalardı, iş ve meslek kaygılarından uzak, çağdaş değerlere sahip, tarımla, hayvancılıkla uğraşan köylüler olmuş olsalardı, bugün bütün bu iç karartıcı haberlere konu olurlar mıydı? 80’li yıllarda tepelerine çöken teröre karşı tepki duymazlar mıydı? Ellerine silah almanın hiçbir davada onları haklı yapmayacağını, aksine kaybetmeye mahkum kılacağını bilmezler miydi? Bilirlerdi, çünkü temel eğitimlerini almış, çağdaş değerlere sıkı sıkıya bağlı, demokrat, Atatürkçü, hak ve hürriyetlerinin bilincinde köylüler olurlardı. Allah’&lt;/span&gt;&lt;span lang="tr-TR"&gt;ın emridir diyerek 12 yaşında kızla evlenmezlerdi, töre diye onun bunun dedikodusu sebebiyle kendi kız kardeşlerini katletmezlerdi, intihara zorlamazlardı, kadın dövmezlerdi, annelerinin de bir zamanlar genç bir kız olduğunu hatırlar, masum kız çocuklarına şiddet uygulamazlardı. Çünkü bilirlerdi çağdaş medeniyetin bir parçası olmanın ne anlama geldiğini. &lt;/span&gt; &lt;/p&gt;  &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="justify"&gt;&lt;span lang="tr-TR"&gt;Geçmişte faaliyette olan gericilik, yobazlık bugünde farklı formlarda kendisini göstermeye devam ediyor. Öyle ki, devlet yönetiminde bulunanlar bile kız ve erkek çocuklarının ayrı ayrı okutulmalarının gerekliliğinden dem vuruyor. Sene 2009...15. veya 16.yy değil. Çağın bırakın gerektirdiklerini, asgari mecburiyetleri bile eğitimde yerine getiremiyoruz. Ne olduğu meçhul, köhnemiş, ayrımcı, ırkçı, dinci lakıdırdılarla kendi çocuklarımızı bitiriyoruz. Onları eli silahlı, ölümcül makineler haline getirip, sokaklarda gezmelerine izin veriyoruz. Okumakla kazanacakları hiçbir şey olmadığına inandırıp, kolay yoldan zenginlik, eğri yollardan sefahat, şiddet yoluyla şöhret, karaktersizlikle mevki edinme gibi en aşağılık yollara sürüklüyoruz. Hergün töre cinayetinden bir kişi öldürülünce sesimizi çıkarmıyor, 43 kişi kurşuna dizilince feryat figan etmeye başıyoruz. Bunlar bizim hatalarımız, aynada gördüğümüz biziz. O mezar taşlarında  yazan isimler bizim isimlerimiz, mahkum olunca fotoğrafı çekilenler de biziz. &lt;/span&gt; &lt;/p&gt;  &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="justify"&gt;&lt;span lang="tr-TR"&gt;St&lt;/span&gt;&lt;span lang="tr-TR"&gt;ratejik önemi konusunda hemfikir olduğumuz pek değerli bir toprak parçasının üzerinde yaşıyoruz. Lakin unutmamak gerekir, bu topraklarda bizden önce de yaşayanlar oldu. Huysuz ve vahşi bir at gibi olan bu yarımada üzerinde durmaya çalışanları sırtından atmaya çalışır. Dizginleri kontrol edemezseniz, mağlup olur, attan düşersiniz. Hem ölümcül yaralar alır, hem de bu muhteşem atı söz geçirebilmeye muktedir bir başka sahibin ellerini bırakırsınız. Tıpkı daha öncede olduğu gibi. Ta ki o atı Mustafa Kemal yola getirebilene kadar.  Matematiksel analizler yapıp, Türkiye’nin ekonomisinin ne kadar büyük olduğu üzerine güzellemeler yapmak istemiyorum. Çünkü tarihin her döneminde ekonomik olarak önemli olan bu toprakların, ekonomide ne kadar iyi olduğundan da çok, o ekonomiye kimin yön verdiğini, mevcut sistemin kimin "gayri safi milli mutluluğunu" artırdığına bakmak gerekir. Bugün cebinde 15 lirası olmayan milyonlarca insanın yaşadığı, işsizler cenneti bir 15. en büyük ekonomiyiz. Peki Cumhuriyet’in ilk yıllarında hayal edilen bu muydu?&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="justify"&gt;&lt;span lang="tr-TR"&gt;Son olarak Falih Rıfkı’nın “Atatürkçülük Nedir” kitabında yazdıklarına yer vermek istiyorum; “eski alfabede ‘sad,dat,tı,zı’ harfleri vardır. Mesela ‘&lt;/span&gt;&lt;span lang="tr-TR"&gt;&lt;i&gt;Ziya’ zı ile değil de ‘dad’ harfi ile yazılmaktaydı. Bir yandan Rus bir yandan Avusturya orduları vatan üzerine yürürken medrese hocalar arasında bir kavga kopmuştur; ‘dad’ harfi ‘da, dı, du’ mu, yoksa ‘za, zı, zu’ sesi mi verilmelidir? Ziya mı yoksa Dıya diye mi okunmalıdır?&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;span lang="tr-TR"&gt;”. Şimdi Falih Rıfkı’nın bu anlattıklarının ne önemi var dediğini duyar gibiyim. Halbuki pek tabi ki önemli ve konuya yakından ilgili. Eğer bütün gelişmiş memleketlerde, insanlar ellerinde mutlaka bir kitapla, dergiyle metroya, otobüse ve trene binerken, bizim memleketimizde insanlar birbirlerinin yüzüne bakmayı tercih ediyorsa, bunda bir iş var demektir. Bütün dünya nanoteknoloji ve bioteknoloji üzerine çığır açacak çalışmalara imza atmak için birbirleri ile yarışırken, Türkiye hala kadınların kafasının örtülmesini, eğitilip, eğitilmemesini tartışıyorsa bu durum da pek bir manidardır.  Üzerine düşünmek lazım acaba bu durum kimin eseridir? &lt;/span&gt; &lt;/p&gt;  &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="justify" lang="tr-TR"&gt;Gökhan KURTARAN  &lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="justify" lang="tr-TR"&gt;08.05.09&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/654142362388832139-758332701115614594?l=medyapol.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://medyapol.blogspot.com/2009/05/corak-topraklarn-nacar-ve-cahil-kalms.html</link><author>noreply@blogger.com (medyapol  -medya &amp;amp; politikanın buluşma noktası-)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/SgXXPFaF_FI/AAAAAAAAAGQ/PvLhHOwbkJk/s72-c/dryLand.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-654142362388832139.post-7652636199472843569</guid><pubDate>Sat, 17 Jan 2009 14:40:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-01-19T02:37:19.722-08:00</atom:updated><title>San Diego'da Hayvanlar &amp; Gazze Şeridi'nde Insanlar</title><description>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/SXHvK6Ucx-I/AAAAAAAAAFI/2cvxMyYxrZo/s1600-h/war.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 300px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/SXHvK6Ucx-I/AAAAAAAAAFI/2cvxMyYxrZo/s400/war.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5292274007869802466" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bugün BBC'de San Diego Hayvanat Bahçesini izledim. Özenle korunan pandalar okaliptus ağaçları arasında keyifli keyifli gezinirken, sunucu, ne kadar özenle korunduklarindan ayrıntılarıyla bahsediyordu. Dünyanın bir ucunda, sadece adını bildiğim bir hayvanat bahçesiydi burası. Rengarek bitki örtüsü içerisinde, alabildigine serbest, geniş düzlüklerde, özgürce hareket edebilen, yemeğin, vitamin ve minaralin en alasini alan bu güzel hayvanciklari izledikçe mutlu oldum. Hayvanat bahçesi çalışanlarından biri, "bu hayvanat bahçesinde kesinlike demir kafes ve tellerin olmadığını, onların doğal yaşam alanlarında korunduklarini" anlatıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir anda saat başı haberleri başladı; "Breaking news" (son dakika) sesiyle irkildim. Yine dünyanın bir köşesinde bir felaket olmuştu. Gündem Filistin ve İsrail çatışmalarına kilitlendigine göre, yine onunla ilgili bir haber olmalıydı. Evet, yanılmamıstım. Bu sefer de İsrail, Filistin'in Gazze Şeridi'nde, BM'lere ait bir binayı, içerisinde gazetecilerin bulunduğu bir oteli, bir de 500 yaralının sıgındıgı bir hastaneyi vurmuştu. Bu üç vaka, daha bir acıya gömdü yüreğimi. Din filan değildi derdim. Aklıma sadece nefes alamayan bedenler, yüzükoyun yatan kana bulanmiş çocuklar, çocuklarına ulaşmaya çalışırken vücudunun belli bölümlerini kaybetmiş anneler, yine bütün bu acı sarmalinin içerisinde yaralananlar, geleceğe umutsuzca bakan gözler geliyor gözümün önüne. Kan pompalamayan bir kalp, çalışmayan damarlar, boşluga takılıp kalmış bir çift ölü gözü...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haberlerden sonra kendime gelmeye çalıştım. Tüm bu "son dakika" gelişmeleri beni iyiden iyiye sarsmıstı. Yine kahveye sarıldim... Mutfakta kahve hazırlarken, normale, yani kendi hayatımın gerçeklerine dönmeye çalışıyordum. Ama ne mümkün? Gitmiyordu işte gözümün önünden. Orada öylece çaresiz insanlar, sevdiklerini kaybeden, acıyla büyüyen çocuklar vardı. Kimbilir bütün hayatları boyunca taşıyacaklardi bu nefret içlerinde. Belki de hayata tutunamayacak, kopup gideceklerdi, kimbilir hangi örgütün kucağına düşerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç mi kıymeti yoktu bu insancıkların? Inandıklari dinden filan ötürü değil, sırf insan oldukları için, hatta sırf canlı oldukları için, bizim gibi oldukları için, yaşamaya hakları yokmuydu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;San Diego Hayvanat Bahçesi'ndeki hayvancıklara sevinebiliyordum. Fakat ne acı ki artık bir açık hava kampına dönüşmüş olan Gazze'de ki insanlara sevinemiyordum. Onlar için umut besleyemiyordum... Merak ettim, sözlükten araştırdım, Gazze kelimesi "güçlü, sağlam, ayakta duran" anlamlarına gelirmis. Acaba şimdi oradaki insanlar ne kadar güçlü? İşte bunu sözlükten filan bulamıyorum...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşam bir işimi halletmek için Helsinki'de ki tren istasyonuna gittim. Dönüş yolunda büyük bir kalabalık gördüm. Yüzlerce, belki de binlerde kişiden oluşan uzun bir gösterici gurubu. Birbirleri sıra şarkılar söyleyerek, İsrail bayrakları sallıyorlar. Hepsinde bir zafer kazanmanın beyhude sarhoşluğu. Ellerinde salladıklarıbayrağı bir zafer sancağı gibi dikecek yer arıyorlar Helsinki sokaklarında. Muhtemelen, bir çoğu olayları TV'lerden takip eden Finliler. Bir çoğunun belli ki bir İsrail sempatisi var. Doğrudur, bunu da anlayabilirim. Lakin, bütün bu haberleri izleyen, takip eden birisi nasıl olurda bu denli "öteki"ne karşı öfke dolu olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarihsel izleri ne kadar derin olursa olsun, bu çatışmanın kökü ne kadar eskilerde saklı olursa olsun, önemli olan "şimdi"ydi. Şimdi ölenler, "birazdan" ölecek, "gelecekte" ölmeye devam edecek olanlardi. Geçmişte yaşananlari değiştirmek elimizde değilse de, bugün ve gelecek bizlerin ellerindeydi. Bütün inançların ötesinde, belki de temellinde "vicdan" varken, neden biz bu adalet terazisini ihmal eder olduk? Sıkılan bir boğaz, atmayan bir kalp, ölü vücutlar, kopmuş uzuvlar, kimi ne kadar, nereye kadar mutlu edebilirdi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Insan denilen varlık bu denli bir "yokoluş"tan haz alabilir miydi? Bütün bu sorular aklımda, içim, yüreğim ezilerek, boğazıma bir lokma takılmis gibi, başımı önüme egdim, hızlı adımlarla evin yolunu tuttum. Bütün gece savaş çocuklarını düşündüm, vicdan ve masumiyetin yokoluşuna üzüldüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gökhan KURTARAN&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/654142362388832139-7652636199472843569?l=medyapol.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://medyapol.blogspot.com/2009/01/san-diegoda-hayvanlar-gaza-eridide.html</link><author>noreply@blogger.com (medyapol  -medya &amp;amp; politikanın buluşma noktası-)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/SXHvK6Ucx-I/AAAAAAAAAFI/2cvxMyYxrZo/s72-c/war.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-654142362388832139.post-778433592184585229</guid><pubDate>Sat, 17 Jan 2009 13:44:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-01-17T05:47:45.339-08:00</atom:updated><title>Ağlayan Bir Yer</title><description>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/SXHha8Gk-gI/AAAAAAAAAFA/YEci3diKvag/s1600-h/john_berger1.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 323px; height: 400px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/SXHha8Gk-gI/AAAAAAAAAFA/YEci3diKvag/s400/john_berger1.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5292258890063608322" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;John BERGER&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yakın bir geçmişe kadar geleceğin Filistin devleti olacağı düşünülen, ancak şu anda dünyanın en büyük hapishanesi (Gazze) ve dünyanın en büyük bekleme salonu (Batı Şeria) olan yerden döndükten birkaç gün sonra bir rüya gördüm.&lt;br /&gt;Kum taşlarından oluşan bir çölün ortasında belime kadar çıplak bir halde yalnız başıma duruyorum. Bir başkasının eli yerden bir avuç toz-toprak alıyor ve göğsüme fırlatıyor. Bu, saldırgan değil, düşünceli bir davranış. Toprak, göğsüme ulaşmadan değişiyor ve yırtık kumaşlara, muhtemelen de keten kumaşına dönüşüyor. Kumaş gövdemi sarıyor. Sonra, bu yırtık pırtık çaput parçaları kelimelere, cümlelere dönüşüyor. Benim tarafımdan değil, bu yer tarafından yazılmış kelimelere, cümlelere…&lt;br /&gt;Bu rüyayı hatırladığımda, aklıma yerle bir ifadesi geldi. Tekrar tekrar. Bu kelime, toprak dışında her şeyin, ama her şeyin silinip süpürüldüğü, çalındığı, darmadağın edildiği, dümdüz edildiği bir yeri veya yerleri tarif ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;Ramallah’ın batı tarafında Al Rabweh adında küçük bir tepe var. Tokyo sokağının hemen sonunda. Şair Mahmut Derviş bu tepeye gömülmüş. Ama burada bir mezarlık yok.&lt;br /&gt;Sokağın adı Tokyo, çünkü şehrin Kültür Merkezi bu sokağın üzerinde ve tepenin tam ayağında. Bu Kültür Merkezi Japonya’nın sağladığı fonla inşa edilmiş.&lt;br /&gt;Derviş, şiirlerinin bazılarını son kez bu Merkezde okudu - ne var ki kimse bunun son kez olduğunu o zaman bilmiyordu. Issızlık anlarında son kelimesi ne anlama geliyor?&lt;br /&gt;Mezarı ziyaret ettik. Bir mezar taşı var. Kazılmış olan toprak hala çıplak. Derviş’in arkasından yas tutanlar oraya küçük buğday demetleri bırakmışlar. Aynen şiirlerinden birinde söylediği gibi. Kırmızı anemonlar, kağıt parçaları ve fotoğraflar da var.&lt;br /&gt;Doğduğu ve bugün annesinin hala yaşadığı yer olan Celile’de gömülmek istemişti Derviş. Ancak İsrailliler buna engel oldular.&lt;br /&gt;Cenaze için onbinlerce kişi Al Rabweh’te toplandı. Derviş’in 96 yaşındaki annesi kalabalığa seslendi: “O hepinizin oğlu.”&lt;br /&gt;Henüz ölmüş veya öldürülmüş olan sevdiklerimizle ilgili konuşurken tam olarak hangi zamanda konuşuruz?&lt;br /&gt;Kelimelerimiz, normalde olduğundan çok daha yakın, çok daha ‘şu an’ gibi gelen bir zamanda çınlıyormuş gibi gelir. Aynı sevişirken, yakın bir tehlikeyle karşı karşıya kaldığımızda, geri dönülmez bir karar verirken, veya tango yaparken hissettiğimiz gibi… Yaslı kelimelerimiz ölümsüzlükte çınlamaz ama, belki de ölümsüzlük alanının küçük bir galerisindedirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;Şu anda terk edilmiş olan bu tepede, Derviş’in sesini hatırlamaya çalıştım. Bir arı yetiştiricisinin sakin sesine sahipti:&lt;br /&gt;“Bir kutu taş&lt;br /&gt;yaşayanların ve ölülerin,&lt;br /&gt;kovandaki bir petekte tutsak kalmış arılar gibi&lt;br /&gt;kuru kilde hareket ettiği…&lt;br /&gt;Kuşatma her sıkılaştığında çiçek açlığı grevine girerler&lt;br /&gt;Ve denizden acil çıkışı göstermesini isterler.”&lt;br /&gt;Sesini aklımda canlandırırken, toprağa, yeşil otlara oturma ihtiyacı hissettim. Oturdum.&lt;br /&gt;Al Rabweh, Arapça’da “üzerinde yeşil otlar olan tepe” anlamına geliyor. Kelimeleri geldikleri yere geri döndü. Ve başka hiçbir şey kalmadı. 5 milyon kişinin paylaştığı bir hiçbir şey.&lt;br /&gt;500 metre ilerideki diğer tepe bir çöplük. Kargalar daireler çizerek üzerinde uçuşuyor. Birkaç çocuk çöpleri karıştırıyor.&lt;br /&gt;Bu yeni kazılmış mezarın yanında otların üzerine oturduğumda beklenmedik birşey oldu. Olan şeyi tarif edebilmek için başka bir olayı anlatmam gerekiyor.&lt;br /&gt;Birkaç gün önceydi. Oğlum Yves araba kullanıyordu. Fransız Alpleri’ndeki Cluses kasabasına doğru yol alıyorduk. Kar yağmıştı. Dağ etekleri, ovalar ve ağaçlar beyazdı. İlk karın beyazlığı genelde kuşları şaşırtarak, mesafe ve yön duygularını bozar.&lt;br /&gt;Birden, arabanın ön canıma bir kuş çarptı. Dikiz aynasından bakan Yves, kuşun yol kenarına düştüğünü gördü. Frene bastı ve geri vitesi taktı. Küçük bir kuştu, bir narbülbülü. Sersemlemişti ama hala yaşıyor ve gözlerini kırpıştırıyordu. Onu karların içinden aldım, elimde sıcacıktı, sımsıcak. Kuşların bize göre çok daha yüksek bir vücut ısısı var. Yolumuza devam ettik.&lt;br /&gt;Zaman zaman onu kontrol ettim. Yarım saat içerisinde ölmüştü. Onu alıp arabanın arka kolduğuna koydum. Beni şaşırtan ağırlığı olmuştu. Onu karların içinden aldığımdan daha hafifti. Emin olmak için onu bir elimden diğer elime geçirdim. Sanki hayattayken sahip olduğu enerji, yaşam savaşı, ağırlığına ağırlık katmıştı. Şimdi ise sanki hiç ağırlığı yoktu.&lt;br /&gt;Al Rabweh tepesindeki otlarda otururken buna benzer birşey oldu. Mahmut’un ölümü onun ağırlığını ortadan kaldırmıştı. Geriye sadece kelimeleri kalmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;Aradan, felaket öncesi sessizliğe gömülmüş aylar geçti. Şimdi ise, felaketlerin hepsi bir deltaya akıyor. Bu deltanın adı yok. Adını, sonradan, çok sonradan gelecek olan coğrafyacılar koyacak. Bugün bu isimsiz deltanın acı sularında yürümek dışında yapacak hiçbirşey yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;Dünyanın en büyük hapishanesi Gazze, bir mezbahaya dönüşüyor. Şerit kelimesi (Gazze Şeridi’ndeki), 65 yıl önceki getto kelimesi gibi, kanla ıslanıyor.&lt;br /&gt;Bombalar, mermiler, fosfor ve GBU39 radyoaktif silahları, makineli tüfek ateşleri, Israil Savunma Gücleri tarafından gece gündüz havadan, denizden ve karadan 1.5 milyonluk sivil nüfusun üzerine yağdırılıyor. Ölü ve yaralı sayısı, İsrail tarafından Şerit’e girmeleri yasaklanan yabancı medyanın yaptığı her haberde biraz daha artıyor. Ancak kritik rakam şu ki; her İsrailli ölüye karşılık, 100 Filistinli ölüyor. Bir İsrailli’nin hayatı 100 Filistinli’nin hayatına bedel. Bu varsayımın yansımaları, bunu kabul edilebilir ve normal gibi sunmaya çalışan İsrail sözcüsü tarafından sürekli tekrarlanıyor. Katliamı salgın hastalıklar izleyecek; çoğu ikamet yerinde su ve elektrik yok, hastanelerde doktor, ilaç ve jeneratör sıkıntısı var. Katliam abluka ve kuşatmayı izledi.&lt;br /&gt;Dünyanın her yerinden protesto sesleri yükseliyor. Ancak dünya basınları, ve gururla sahip oldukları nükleer bombalarıyla, zenginlerin hükümetleri, İsrail’I, Savunma Güçleri’nin işledikleri suçların görmezden gelineceğine temin ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;“Ağlayan bir yer girer rüyamıza,” demişti Kürt şair Bejan Matur. “Ağlayan bir yer girer rüyamıza ve bir daha çıkmaz.”&lt;br /&gt;Yerle bir olmuş topraktan başka hiçbir şey.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;Dört ay önce Ramallah’ta yeraltındaki terkedilmiş bir park yerindeydim. Burası görsel sanatlarla uğraşan küçük bir grup Filistinli tarafından çalışma alanı olarak kullanılıyor. Bunların arasında Randa Mdah adında bir heykeltraş kadın var. Onun tarafından tasavvur edilerek yapılan “Kukla Tiyatrosu” adlı enstalasyona bakıyorum.&lt;br /&gt;Duvar gibi dik duran, 3 metreye 2 metre boyutlarında bir alçak kabartma var. Önünde, yerde, üç figür duruyor. Tel, polyester, cam elyafı ve kil armatürün üzerine kabartmayla omuzlar, yüzler, eller yapılmış. Yüzeyler renkli – koyu yeşiller, kahverengiler, kırmızılar. Kabartmanın derinliği, Ghiberti’nin yaptığı ve Floransa’daki Vaftizhane’nin bronz kapılarından birininki ile aynı. Ve nesnelerin uzakta olduğunu belirtmek için ufaltarak gösterme tekniği ve çarpıtılmış perspektifler neredeyse aynı ustalıkla ele alınmış. [Heykeltraşın bu kadar genç olduğunu asla tahmin edemezdim. Henüz 29 yaşında.] Alçak kabartmanın duvarı, sahneden bakıldığında tiyatrodaki seyircilerin andırdığı “çit”e benziyor.&lt;br /&gt;Öndeki sahnenin zemininde gerçek insan boyutlarındaki figürler duruyor, iki kadın ve bir adam. Aynı malzemeden yapılmışlar ama kullanılan renkler daha soluk.&lt;br /&gt;Bir tanesi seyircinin dokunabileceği mesafede, bir tanesi iki metre geride ve üçüncüsü iki katı uzaklıkta. Günlük kıyafetler giyiyorlar, bu sabah giymeyi seçtikleri kıyafetleri.&lt;br /&gt;Gövdeleri tavandan sarkan üç yatay tahta parçasına iliştirilmiş kordonlara bağlı. Bu insanlar kukla; olmayan veya görünmeyen kukla oynatıcıları da onları kontrol etmek için bu tahta parçalarını kullanıyor.&lt;br /&gt;Alçak kabartmadaki bir yığın figür gözlerinin önündekine bakıyorlar ve ellerini ovuşturuyorlar. Elleri kümes hayvanı sürüsü gibi. Hiçbir güçleri yok. Ellerini ovuşturuyorlar çünkü müdahale edemiyorlar. Onlar alçak kabartma, üç-boyutlu değiller ve bu nedenle gerçek dünyaya girip müdahale edemiyorlar. Onlar sessizliği temsil ediyor.&lt;br /&gt;Görünmeyen kukla oynatıcısının kordonlarına bağlı üç gerçek ve titreyen figür hızla kafa üstü yere fırlatılıyor. Ayakları havada. Tekrar tekrar fırlatılıyorlar, ta ki başları yarılana kadar. Elleri, gövdeleri, yüzleri ıstırap içinde kasılıyor. Bitip tükenmeyen bir ıstırap. Ayaklarında bunu görebiliyorsunuz. Tekrar tekrar.&lt;br /&gt;Alçak kabartmanın hiçbir gücü olmayan izleyicileri ve yerdeki iri ve biçimsiz kurbanları arasında yürüyebilirdim. Ama yürümedim. Bu çalışmada, başka hiçbir yerde görmediğim bir güç var. Üzerinde durduğu zemine hakim olmuş durumda. Dona kalmış izleyiciler ve can çekişen kurbanların arasındaki öldürme alanını kutsal kılmış. Bir park yerini yerle bir edilmiş bir alana çevirmiş.&lt;br /&gt;Bu çalışma Gazze Şeridi’nde olacakların kehanetiydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;Filistin Otoritesi’nin kararıyla Mahmut Derviş’in Al Rabweh tepesindeki mezarı tellerle çevrelendi ve üzerine camdan bir piramit inşa edildi. Artık yanına çömelmek mümkün değil. Ancak kelimeleri kulaklarımıza geliyor, bu kelimeleri tekrar edebiliyoruz. &lt;!--[endif]--&gt;&lt;br /&gt;Volkanların coğrafyasında yapacak işlerim var&lt;br /&gt;Issızlıktan yıkıma&lt;br /&gt;Lott’un zamanından Hiroşima’ya&lt;br /&gt;Henüz daha tanımadığım bir tutkuyla&lt;br /&gt;Sanki henüz hiç yaşamamışım gibi…&lt;br /&gt;Belki Şimdi uzaklara gitmiştir&lt;br /&gt;Ve Dün, yakınlaşmıştır&lt;br /&gt;Tarihin kıyılarında dolaşmak için Şimdi’nin elini tutuyorum&lt;br /&gt;ve dağ keçilerinin kaosuna sahip&lt;br /&gt;döngüsel zamandan kaçıyorum&lt;br /&gt;Elektronik zamanın hızıyla&lt;br /&gt;Yarınım nasıl kurtarılabilir?&lt;br /&gt;veya çöl karavanımın yavaşlığıyla?&lt;br /&gt;Sonum gelene kadar işim var&lt;br /&gt;sanki yarını hiç görmeyecekmişim gibi&lt;br /&gt;ve burada olmayan bugün için yapacak işlerim var&lt;br /&gt;Bu nedenle&lt;br /&gt;dinliyorum yavaşça&lt;br /&gt;Kalbimin karınca vuruşlarını....(JB/EA/EÜ)&lt;br /&gt;* İki alıntı da Derviş’in Jidariyya (Mural) adlı şiirinden yapılmıştır.&lt;br /&gt;*(John Berger'in Irish Times'da yayınlanan yazısını Esra Aygın Türkçeleştirdi. Bianet’ten alınmıştır&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/654142362388832139-778433592184585229?l=medyapol.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://medyapol.blogspot.com/2009/01/alayan-bir-yer.html</link><author>noreply@blogger.com (medyapol  -medya &amp;amp; politikanın buluşma noktası-)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/SXHha8Gk-gI/AAAAAAAAAFA/YEci3diKvag/s72-c/john_berger1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-654142362388832139.post-814530082119497092</guid><pubDate>Sun, 14 Dec 2008 21:46:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-12-14T13:58:55.266-08:00</atom:updated><title>Testiyi kırmadan götürmek</title><description>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/SUV_pRSLqDI/AAAAAAAAAE4/jO9cUTJNsB0/s1600-h/yunanistan.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 292px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/SUV_pRSLqDI/AAAAAAAAAE4/jO9cUTJNsB0/s400/yunanistan.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5279766485152802866" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;p style="margin-bottom: 12pt;"&gt;Yunanistan'de gerginlik "bendine sığmaz taşarken", Türkiye'de tam bir sessizlik hakim.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="margin-bottom: 12pt;"&gt;Ya fırtınadan önceki bir sessizlik bu, ya da kendi kaderini başkalarının ellerine bırakmis, kendinden aciz bir tükenmişlik hali?&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="margin-bottom: 12pt;"&gt;Televizyonları başından, internetten dünyanın çok uzak bir köşesinde değil, sadece yani başlarında yaşanlara, sessizliğe, yozluğa karşı haykıran bir avuç genç, şimdi dünyanın gündeminde. Bugün şiddetin, araba yakmanın çare olmadığından dem vuruyor bazı insanlar. Öyle söyleyecekler tabi. Kendi kurmus oldukları demokrasi oyunu, sürekli olarak malumum ilamı niteliğinde belli siyasi otoritelerin birbirini takip etmesini, farkli seçeneklerin bile ilahi aynılığın teminini sağlamasıni artık içine sinderemeyenlerin de var olması onları zerre kadar ilgilendirmeyecek. 'Aman ne olur testi kırılmasın, bizim suyumuz dökülmesin?'&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="margin-bottom: 12pt;"&gt;Dökülecek, çıkarların su olup taşındıgi o testi, belki çok üzülecekler ama kırılacak.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="margin-bottom: 12pt;"&gt;Sınırsız güçlerle donanmiş "sinirli" polis artık yuvasına dönecek, bir kez daha dersini çalışıp, elinde silahla canının istediğini yere seremeyecek?&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="margin-bottom: 12pt;"&gt;Keyfi gelince azarlayip, tokadini sessiz kalabalıktan birinin yüzüne indiremeyecek.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="margin-bottom: 12pt;"&gt;Çünkü bugün binlerce insandan yankılanan ses onların seslerinden çok daha baskın.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="margin-bottom: 12pt;"&gt;Daha acı, daha gerçek, daha yalın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yunanistan'da bugün yaşanlarin benzerlerinin Balkan ülkelerinde de yaşanması mümkün. Çünkü yıllarca, AB'nin kendilerine yaratacağı imkanlarla avutulan 20'lı yaşlarda, 80 sonrası gençler, artık kendilerine çizilen pembe tablonun renginin karardığını, gerçeklerin hiç de anlatılan gibi olmadığını görüyor. Ortalık hemen her gün AB'den gelen fonlarla, "projesini prosedüre uyduran", gemisini yürütmekle kalmayıp ona bir de jet motoru taktiranlarla doluyor. Türkiye'deki "devletin &lt;st1:country-region&gt;&lt;st1:place&gt;malı&lt;/st1:place&gt;&lt;/st1:country-region&gt; deniz yemeyen keriz" şeklindeki amiyane tabir, artık AB üzerinden yapılıyor. Bu durum haliyle istihdam filan da sağlamiyor...&lt;/p&gt;&lt;p style="margin-bottom: 12pt;"&gt;İşsizliğin ne demek olduğunu, ancak işsiz kalanlar anlar. Geliriniz olmadığından, giderleriniz de büyür gözünüzde. Sonra biraz daha sıkarsiniz kemerinizi, biraz daha, biraz daha…Sonra göç edersiniz başka ülkelere...Bir bakarsiniz ki, orda da durum aynı. Bir de bunun üstüne ırkçılığa, ayrımcılığa, yabancı düşmanlığına maruz kalırsınız. Geri dönersiniz memleketinize (örneğin Yunanistan ya da Türkiye) bu sefer de "muhtemel şüpheli" görülerek, polis şiddeti görürsünüz. Belki bu bizzat size olmaz, belki Yunanistan'da 16 yaşında bir gence, belki İstanbul'da 20 yaşında bir delikanlıya olur. Ama aslında sizsinizdir hedef? Biraz daha "uslu" olmanız, sessiz sessiz aklınıza kilit vurmaniz, vicdanınızı, hürriyetinizi vestiyere asmaniz, öylece o TV'nin karşısında, salonda, mobilya gibi oturmaniz beklenir.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;span style=""&gt;Ya çok dindar, ya milliyetçi olacaksınız ki rahat edebilesiniz.&lt;br /&gt;Bugün bile Avrupa ülkelerinde sosyalizm denince insanların kanı donuyor.&lt;br /&gt;Hele Türkiye gibi ülkelerde ABD'den fazla kralcilik yapılıyor, hala ‘kışın gelecek komünizmden’ korkuluyor.&lt;br /&gt;Hadi şimdi bugün bunların modası geçti farzedelim. (Aşırı milliyetçilik ve din tüccarligi halen dimdik ayakta ya neyse). Şimdi de kendimizden, kendi çocuklarımızdan mi korkmaliyiz peki? (Yunanistan'i kastediyorum, biz maşallah pek usluyuz), yoksa kendi çocuklarımızı polis şiddetine karşı gösteri yaptılar diye, elimizle yine polise mi teslim edeceğiz?&lt;br /&gt;Yoksa bakalım bugün falanca yazar ne yazmış, "aynısının tıpkısını düşünüyorum ben de" mi diyecegiz?&lt;br /&gt;Bırakalim onu bunu, izleyip, vahlanmayi.&lt;br /&gt;Nazım'in dizeleri ile "ayağa kalkmis olan" bu gençlerden sonra, asıl biz ne yapacağız?&lt;br /&gt;Testiyi kırmadan nasıl götüreceğiz? O suyu kim için ve niçin, uslu uslu taşıyacağız?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gökhan KURTARAN&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/654142362388832139-814530082119497092?l=medyapol.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://medyapol.blogspot.com/2008/12/testiyi-krmadan-gtrmek.html</link><author>noreply@blogger.com (medyapol  -medya &amp;amp; politikanın buluşma noktası-)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/SUV_pRSLqDI/AAAAAAAAAE4/jO9cUTJNsB0/s72-c/yunanistan.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-654142362388832139.post-8229046463215258653</guid><pubDate>Sat, 12 Jul 2008 21:33:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-07-14T10:46:09.628-07:00</atom:updated><title>Fırtınalı bir şehit hikayesi</title><description>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/SHkkc5hJmUI/AAAAAAAAAEg/8NatpeyGgrM/s1600-h/villes-storm-toronto-ontario-canada-188744.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://4.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/SHkkc5hJmUI/AAAAAAAAAEg/8NatpeyGgrM/s400/villes-storm-toronto-ontario-canada-188744.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5222245321807599938" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;&lt;br /&gt;Dışarıda bu yaz gününe hiç yakışmayan bir fırtına vardı bugün. Benim göl kenarında koşu yaptığım sırada, eve dönüş yolunda akıllara zarar bir fırtına koptu. Bir anda koca gökyüzünü kara bir battaniye misali korkunç bulutlar kapladı. Yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyor, karşımda ki Sandras Dağları’na, Ölemez Dağı’na yıldırımlar düşüyor...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;    &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;İçime garip bir korku düştü, belkide hayatımda ilk kez kendimi bu kadar yanlız hissetmiştim. Evde camlara yapışmış benim yolumu bekleyen bir ailem olduğunu biliyordum ama...yanlızdım işte. O yekpara göğün, devasa bulutların altında, yağan yağmurun nehire çevirdiği yolda, delicesine esen rüzgara, ve iç ürperten yıldırım seslerine karşı...yapayanlızdım...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;Haberleri okuduk; Mehmet Önder Saçmalıoğlu...daha 21 yaşında ve hayatın en başında, on beş günlük bir polis olarak, zihni kimbilir hangi hayallere yelken açmışken, bir terör eyleminde öldürüldü. Elinden geleni yaptı, canla başla Amerikan Başkonsolosluğu’nu korudu. Daha önce kaç kez silahlı bir çatışma görmüş olabilirdi ki...Allah rahmet eylesın. Arkasında bıraktığı ailesinin göz yaşları feryadlarını nasıl diner bilmiyorum, bilemiyorum.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;Fakat bu anlattıklarımdan da fecisi, acılarla ve şehit hikayeleri ile halvet olmuş bu topraklarda bir kaç gün önce duyuldu;&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;meğerse bizim Mehmet, 21 yaşındaki garip Mehmet, resmiyete göre şehir filan olmamış...Göreve başladığı ilk bir yıl süresince stajer sayıldığından dolayı, herhangi bir suça karışmaması ve şehit olmaması gerekiyormuş. Çünkü şehit olursa “şehit sayılmıyormuş”. Yani prosedürel olarak şehit olmak da yönetmeliğe bağlanmış. Üstelik denizde boğulan bir insana, sahilden denize doğru bağırıp, “boğulma Mehmet” demek kadar saçma bir hadise bu. Sanki şehit olup olmamak onun elindeymiş gibi, sanki böyle bir irade varmış da Mehmet şehit olmayı seçmiş gibi...Üstelik kanunen şehit sayılmayacağını bile bile...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;/span&gt;Ne acı...şimdi toprağın altında yatan bir gencin ailesine devletin kan parası ve maaş bağlayıp bağlamayacağını, o cesur gencin resmen şehit sayılıp sayılmayacağını konuşuyoruz. Elden gidene mi üzülmeli, geride kalana mı bilmiyorum.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;İşte bu haberler yüzünden vatandaşın, devleti ile arası açılmaya başlıyor. Bu yüzden vatandaş adına sosyal antlaşma ya da İngilizce “social contract” denen anlaşmayı kendi zihninde fes ediyor. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;Bu yüzden okumuş, yetenekli evlatlar, gençler, bilim insanları, sanatçılar yurt dışına gidiyor, göç ediyor. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;Bu yüzden Anadolu’dan çıkıp Marmaris gibi tatil yerleride çalışan Türkler bir an önce bir yabancı hatunu koluna takıp, bu sayede AB yollarına düşmeyi hayal ediyor...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;Çünkü açık ve net; yanlızlaşıyoruz.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;Sonra yine bu akşamı ki fırtına geliyor aklıma...Evet devletin işlevsizleşmesi, bürokrasinin insan merkezli değilde “kağıt ve madde merkezli” hali, aynı o fırtınanın altındaki insan gibi, vahşi doğada yapayanlız kalmışsınız hissi uyandırıyor. İnsan Mehmet’in ailesini düşünüyor hep ister istemez. Onlar şimdi Mehmet’in “şehitlik” ünvanıyla bile avunamıyor, uyuyamıyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;Sosyal devlet var olmadıkça vatandaşlar, malesef fırtınada çaresiz, bir oraya bir buraya savurulup duruyor, ve hepimizin içinde olduğu bu gemi 21.yy’da yine aynı teranelerle ağır aksak gidiyor....ama nereye?&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Bütün bu karanlık resme rağmen yüreğimde umut var, ve aklımda Jesus Lopez Pacheco'nun umut dolu dizleri;&lt;/p&gt;Kaldırın, kaldırın gözlerimden,&lt;br /&gt;şu sisini yüzyılların.&lt;br /&gt;Bir çocuk gibi görmek istiyorum&lt;br /&gt;her şeyini dünyanın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kederlendiricidir, sabahları&lt;br /&gt;hep aynı şeyleri görmek.&lt;br /&gt;Bu kanlı geceyi&lt;br /&gt;ve reziller rezili hayatı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bir gün gelecek&lt;br /&gt;bir gün ki bambaşka,&lt;br /&gt;Ve ışık da gelecek&lt;br /&gt;inanın inanın bana.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Jesus Lopez Pacheco'nun "Bu Gece" isimli şiirinin çevirisi Özdemir İnce tarafından yapılmış ve Ataol Behramoğlu ve Özdemir İnce tarafından hazırlanmış Dünya Şiiri Antolojisi'nin 3.cildinde yer almıştır&lt;/span&gt;.)&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;/p&gt;Gökhan KURTARAN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Not: Resim belirtilen adresten alınmıştır; http://gorbould.com/blog/2006/08/perfect-storm-description.html&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/654142362388832139-8229046463215258653?l=medyapol.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://medyapol.blogspot.com/2008/07/frtnal-bir-ehit-hikayesi.html</link><author>noreply@blogger.com (medyapol  -medya &amp;amp; politikanın buluşma noktası-)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/SHkkc5hJmUI/AAAAAAAAAEg/8NatpeyGgrM/s72-c/villes-storm-toronto-ontario-canada-188744.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-654142362388832139.post-4335169497443277117</guid><pubDate>Fri, 04 Jul 2008 22:21:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-07-08T16:14:36.314-07:00</atom:updated><title>Yorum</title><description>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/SG6iaGYLoSI/AAAAAAAAAEY/EBjrCANvEoY/s1600-h/sunshine_6.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://4.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/SG6iaGYLoSI/AAAAAAAAAEY/EBjrCANvEoY/s400/sunshine_6.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5219287587441320226" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;Son dakika!&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;Güneyde bir sabah uyanmak ve kurşun gibi ağır gözleri pencerenden sızan güneşe merhaba diyerek aralamak..yarabbi ne kadar da mesudum şu güzel sabahta, memleketimin topraklarında!&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;Efil efil bir sabah rüzgarı ayaklarımı sıyırarak içimi gıdıklıyor…&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;Ve bir ses aralıyor Pandora’nın kutusunu…&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;“Ergenekon Terör Örgütü’yle ilişkileri olduğu iddiası ile 35 kişi göz altında, hayır şimdi gelen habere göre tam 37…ama bir dakika sayın izleyiciler, şu an elime geçen son dakıka bilgisine göre, örgütün planları içerisinde 6 Temmuz’da ihtilal yapmak, 30 küsur kişiye de suikast yapmak varmıs...&lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;Ve Muğla sahilleri her zamankinden de güzel…aşık olası bir havada, insanlar ellerinde sepetleri ile çevre mahallelerden alışverişe gidiyor…hemen her sabah evimin önündeki yaramaz kirpi, dikmiş oklarını, pek bir asabi bugün…yine komşu bahçesinin incirlerinin altına kaçıyor…&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;“Cumhuriyet Gazetesi’nden Balbay’ın evinde yapılan araştırma kapsamında, evinden bilgisayarları alınıp götürülürken, Balbay’ın küçük çocuğu – Baba bilgisayarımızı nereye götürüyorlar, sorusuna, Balbay; - Virüs girmiş, amcalar tamir edip getirecekler, cevabını vermiş…ve bir son dakika daha Turhan Çömez’de aranlar listesinde…elimize geçen bir son dakika bilgisine göre Çömez yutdışında…Londra’da yaz boyunca vs. vs.”&lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;Sofrada birbirinden leziz yemekler sıralanmış, çocukluğumun en güzel anılarının kokusu lavaş kokusu da sarmış evin içini…söğüş domates, salatalık ve yanında yeşil ufak biberler…biraz peynir ve kayısı kıvamında yumurta…hay Allah çayı unuttuk!&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;“Taraf Gazetesi’nin iddialarına göre, Ergenekon’un, 2004’te planlanan darbelerle ilgisi olabilirmiş…Aygün, ve Emeklı Orgeneraller halen daha sorguda değil, aldığımız bilgiye göre, göz atlı süresinin uzatılması gerekebilirmiş. Şu anda alınan bir bilgiye göre bir sene önce tutuklanarak içeri alınan işadamı Orkır, ölüm döşeğinde tahliye edildi…efendim ve bir son dakika haberi daha…”&lt;/span&gt; &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;Artık son dakikaların beni irkiltmediğini görmek, bu kanıksamışlığı farketmek kanımı dondurdu biraz düşününce. Neler oluyordu bu güzel coğrafyada…İnsanlar suçlarını bilmeden aylarca ve hatta yıllarca hapishane duvarları arasında beyinlerini, ruhlarını yiyor, adeta idama mahkum ediliyordu…Mahkum olmak için mahkeme görmek gerekirken, bir çoğu henüz mahkemelik bir dava ile karşılaşmamışlardı bile…Demokrasi havarisi entellektüeller darbe karşıtı olmakla böbürlenirken, tam bir acizlikle İnsan Hakları denilen hakların tümünün üzerinde zıplayarak, zafer naraları artıyorlar…&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;Halbuki İnsan Hakları hepimize lazımken, ve insan olan herkesin hakkının korunmasına ihtiyacı varken…&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;Son dakika operasyonlarının kanıksandığı, artık zihinlerimizin bu siyasi komedyaya esir olduğu anlarda, ne tadı kaldı güney sahillerinin, ne bahçeme ışıyan güneşin, ne efil efil esen rüzgarın….efkarı düştü içime, hiç acımadan cesete dönüştürülen sanıkların.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;Evet Türkiye’nin Pandora kutusu açılmış bulunmakta…belkide çoktan açıktı zaten. Şimdi kötülüğün, çirkinliğin, yobazlığın, cehaletin, hastalıklı düşüncelerin bulutu bütün ülkenin üzerinde öbeklenmiş…öylece duruyor.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;Lakin unutmamak lazım, o kutunun en dibinde bizi bekleyen bir &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;UMUT&lt;/span&gt; var, Nazım’ın dediği gibi;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;“Umutsuz yaşanmıyor!”&lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;Gökhan KURTARAN&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/654142362388832139-4335169497443277117?l=medyapol.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://medyapol.blogspot.com/2008/07/son-dakika-gneyde-bir-sabah-uyanmak-ve.html</link><author>noreply@blogger.com (medyapol  -medya &amp;amp; politikanın buluşma noktası-)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/SG6iaGYLoSI/AAAAAAAAAEY/EBjrCANvEoY/s72-c/sunshine_6.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-654142362388832139.post-7159680013069040854</guid><pubDate>Wed, 25 Jun 2008 22:27:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-06-26T04:27:58.437-07:00</atom:updated><title>Tutsak Akıl ve Takiye</title><description>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/SGN9N6XmfdI/AAAAAAAAAEI/aasHCAyp5Ww/s1600-h/maske.jpeg.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://3.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/SGN9N6XmfdI/AAAAAAAAAEI/aasHCAyp5Ww/s320/maske.jpeg.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5216150471385185746" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;Takiye ilk bakışta anlaşılabileceği üzere Arapça kökenli, içerisinde derin anlamlar taşıyan önemli bir kelime. Türk medyasında ve siyasetinde sıkça kullanılmasına rağmen, çoğu zaman içerisindeki bu derin anlamlar sığlaştırılmış, bu kavrama yeterli önem atfedilmemiş. Türk Dil Kurumu’nun sözlüğüne göre, mezhep belirtmeme, olduğundan farklı görünmek, sakınma ve çekinme anlamlarına geliyor. Genelde siyasilerin birbirlerini suçlamak için kullandığı bu önemli kelime, aslen bir siyasi stratejidir ve bugün de küreselleşen dünya siyasetinde halen daha tedavüldedir.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;    &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;Ömrünün neredeyse tamamını, savaş yıllarında ve sonrasında vatanı Polonya’dan uzak, sürgün de geçirmek zorunda olan, Nobel Ödüllü yazar; Czeslaw Milosz, ünlü “Akıl Tutulmaları” eserinde bu kavramı bir kurum olarak incelemiş.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Milosz’a göre, takiye önemli bir direnç mekanizması. Doğu toplumlarından batıya doğru hızla yayılan esrarengiz bir çeşit siyasi strateji. Ona göre bu bir oyundur ve bizler aslında zaten günlük hayatımızda oyun oynuyor durumdayken, bir yandan da asli amaç ve ideallerimiz için daha meşakkattli bir oyuna baş koyarız. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;“Oyunun ve düşünsel özel mülkiyetin tanımı epey bir ilerilere götürülmüştür....bunun dışında temkinli olmayı gerektiren engin bir alan kalır. Kendini sürekli maskelemek, dayanılması güç bir kitlesel hava yaratsa da, kendilerini maskeler ardında gizleyenlere tam ve hem de en büyüğünden tatminler sağlar. Bir şeye beyaz demek, ama içinden siyah olduğunu düşünmek içten içe gülmek, dışarya törensel bir tutku göstermek;nefret etmek, aşığı oynamak; bilmek bilmiyormuş gibi yapmak...” (sf.63)&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;Bu yüzden takiye aslında içinde bulunulan durum ile uzun vadeli bir mücadele ve direnme stratejisidir olarak görülmeli. Bu basit bir yalan söyleme durumundan çok sistematik bir rol tayini ve etkin bir içselleştirme gerektirir. Tiyatro oyuncusunun hamile bir kadını oynarken ille de hamile olması gerekmez fakat en az hamile bir kadının sıkıntısınım yansıtabilmesi zaruridir. Biz izleyiciler, rolu oynayanın, bir tiyatro oyununda oynadığını bilmemize rağmen, zaman zaman, oyuncunun gerçek kimliğini, oynadığı karaktermiş gibi görür, zihnimizin bize gerçeklik ve kurgu arasındaki ayrımda ciddi bir biçimde sekteye uğrattığını gözlemleriz. Takiye de bu durum daha farklı bir halde karşımıza çıkar. Takiyeyi yapan kişi veya topluluktan başka, bu durumun bir “takiye” olduğunu bilen yoktur ve inandırıcılık esastır. Dolayısı ile “takiye” karmaşık ve çok daha aldatıcıdır. İçerde saklanan o bir nevi ilahi amaç giderek başkalarından gizlenen, gizlendikçe kutsallaşan bir mabed halini alır.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;Batı siyaseti de takiye adı verilen bu önemli stratejiden ve kavramdan nasibini almış. Milosz’un da düşüncelerinin dayanaklarından olan 1816-1882 yılları arasında yaşamış Fransız aristokrat ve yazar Gobineau, özellikle takiye kavramını uzun uzun inceleyerek eserlerinde bu kavramın batıya da ulaşmasını sağlamış. Gobineau, 1855 ve 1858 tarihleri arasında Fransız sefareti katibi, 1861 ve 1863 arasında ise Franusz sefiri olarak uzun yıllar İran’da kalmış. Daha da ilginç olanı Gobineau’nun bu araştırmalarının, siyaset tarihini en büyük takiyesini yapan Hitler tarafından kullanılmış olması. II. Dünya Savaşı ve öncesinde, ortaya çıkan anti-semitist hava ve Almanya’nın I.Dünya Savaşı’nı aslında “yahudilerin” yüzünden kaybetmiş olduğu iddiaları tam anlamı ile Nazizmin en belirgin takiye şeklidir. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Kısacası, batı takiyeden bihaber değil. Aksine dünyayı anlamlandırmak ve siyaseti değişkenlere uyumlu olarak kurmak ve “ilahi amaca” ulaşmak konusunda, “takiyenin” son derece önemli bir strateji olduğunun son derece farkında.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;Takiye üzerine ilk kapsamlı araştırmaları yapmış olan ve Nazizm’e de esin kaynağı teşkil eden Gobineau, “Orta Asya’da Dinler ve Felsefeler” eserinde, takiyenin nasıl yapılacağına dair detaylı bir kılavuz da sunmuş; &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;“Takiye, icracısının içini gururla doldurur. İtikat sahibi, bu sayede aldattığı şahsiyet karşısında bir daimi üstünlük haline muvasalat eder, ki o şahıs bir nazır yahut ulu hükümdar olsa dahi; ona karşı takiye yapan ademoğlu nazarında o, her şeyden evvel zavallı bir kördür; yegane hakiki yola girebilmekten mahrum edilmiştir ve hatta bundan dahi şüphelenmez...düşmanların önünde ışıltı içinde yürür gidersin. Gayri zeki mahluku alaya alır; tehlikeli bir canavarı ehlileştirirsin. Bir defada bunca saadet.” (sy:65)&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;          &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;Doğunu yüzyıllardır bildiği ve uyguladığı, batının da Gobineau sayesinde öğrendiği “takiye” bir anlamda siyasi bir ilüzyon, bir aldatma sanatıdır. Aldatanın takdir topladığı ve ilahi amacına yaklaştığı, aldananın da çoğu zaman aldatıldığının dahi farkına varmadığı bir “kaybetmişlik” hali. Bu yüzden eserleri dikkatle okunan Milosz ve Gobineau’nun yazdıklarını, bir de bugünün siyasi koşullarını ve stratejilerini düşünerek okuduğumuzda, ister istemez aklımıza, Türkiye’de yakın dönem tarihinde, kurgulanan siyasi oyunlar gelmekte. Siyasetçiler ağızlarından, demokrasi, adalet, laiklik, sosyal, hukuk devleti ve çağdaş medeniyet gibi kelimeleri düşürmez iken, gerçekten bu sözlerinde samimiler mi, yoksa kitleleri büyük bir takiyenin içerisine mi çekmeye çalışıyorlar? Bugün niyet okuyuculuğu ile suçlanan siyasiler ve aydınlar, acaba bu takiyenin mumunu yassıdan önce söndürmeye çalışan, ve görünenin ötesindekini, meselenin iç yüzünü, birilerinin “ilahi amacını” en net görebilenler mi? İşte “tutsak olmuş aklın” prangalarını söküp, gerçeği görebilmesi ancak ve ancak bu muhakemeye muhtaç.&lt;o:p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;Gökhan KURTARAN&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/654142362388832139-7159680013069040854?l=medyapol.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://medyapol.blogspot.com/2008/06/tutsak-akl-ve-takiye.html</link><author>noreply@blogger.com (medyapol  -medya &amp;amp; politikanın buluşma noktası-)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/SGN9N6XmfdI/AAAAAAAAAEI/aasHCAyp5Ww/s72-c/maske.jpeg.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-654142362388832139.post-2093483102801380305</guid><pubDate>Mon, 16 Jun 2008 21:15:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-06-16T14:28:56.360-07:00</atom:updated><title>Çamuroğlu'nun istifası ve siyasetin iflası</title><description>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/SFbZKN7rKfI/AAAAAAAAADo/Xw3EVrLd-Yo/s1600-h/reha.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://4.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/SFbZKN7rKfI/AAAAAAAAADo/Xw3EVrLd-Yo/s320/reha.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5212592388289800690" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;12 Haziran günü bütün haber ajanslarına düşen ve bir anda AKP’nin kapatılma davası ile ilgili partideki huzursuzluğu biraz daha artıran bir gelişme oldu. AKP milletvekili ve Erdoğan’nın danışmanlarından Reha Çamuroğlu, danışmanlık görevinden istifa etti. Partiye katıldığı günlerde, bin bir ümitle AKP’nin Aleviler ile ilgili yeni açılımlara imza atabileceği ümidini içerisinde taşıyan Çamuroğlu, artık Erdoğan'a danışmanlık yapmayacak.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;    &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;Nereden nereye?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;İstifa tabiki AKP’de üzüntüye yol açmış. Hali hazırda kapatılma davası ile meşgul bir parti yönetimi, part yönetiminde artık olmayan Abdüllatif Şener ve Bülent Arınç gibi isimlerin sessizliği, Erdoğan giderek dozu artan sert üslübü, tatil edilmeyen ve işlemeyen gürültücü bir meclis...Halbuki AKP için herşey güzel başlamış, kısa zamanda halk desteği alınmıştı. Anadolu en ücra kasabalarında AKP desteklenirken, solun en sadık kaleleri AKP’li olmuş, HADEP’in seçmen kitlesinin yoğunlukta yaşadığı yörelerde AKP zaferini ilan etmişti. Üstelik 22 Temmuz seçimlerinde, daha önceden Tayyip Erdoğan’ın ve Deniz Baykal’ın, Cumhurbaşkanlığı seçimi ile ilgili olarak uzlaşmaz tavrı, tam da AKP’nin işine yaramıştı. Ben her ne kadar hala istatisliği “kendi doğrunu üretme ve gösterme” sanatı olarak görsem de, artık Türkiye seçmeni sandıkta seçimini yapmıştı. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;Sandıktan çok büyük bir başarı ile çıkan AKP’nin üzerine düşen görev, devletin tüm unsurlarının dengesini gözertmekti. Bu doğa da en “güçlü olanın değil” de “en uyumlu olanın” (survival of fittess) yaşamını sürdürmesi kadar basit ama bir o kadar da elzem bir durumdu...fakat olmadı. Beraber yürünen yollarda, ilk ayrılanlar, beraberlerinde kitlelerin de AKP ile olan bağını kesmeye başladı ve bu eğer önlemi alınmazsa, kapatma davası açısından değil ama seçmen kitlesini kaybetmesi açısından, “tam bir sonun başlangıcı” olabilir.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;Giderken...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;Reha Çamuroğlu bu isimlerden belki de en önemlisi. AKP Balıkesir Eski Milletvekili Turhan Çömez’de sonra belki de partiden en büyük kayıp. Aslında Çamuroğlu partiden henüz ayrılmadı, fakat Erdoğan’ın danışmanlığından ayrılarak bir anlamda en kritik zamanda Erdoğan’ı yablız bıraktı. Çünkü Çamuroğlu, yıllardır gerçekleşmeyen reformların, artık içerisinde Alevilerin de olduğu bir şekilde yapılmabilmesi umudunu taşıyor, bunu da yakın çevresi, Alevi halk ile paylaşıyordu. Bir çok istatisliğe göre Türkiye’de bugün yaklaşık 6 milyon Alevi vatandaşımız var. Bu vatandaşların çoğunun inancı, Laik sistem içerisinde kendine yer bulabilmiş değil. Cemevleri halen bir ibadethane olarak tanınmazken, tüm cemevi giderleri halen cemaat tarafından karşılanıyor. Bundan da ciddisi, Çamuroğlu’nun “Alevi vatandaşların, devletten ihale alamaması, ayrımcılığa maruz bırakılmaları iddiaları”. Ben bu iddialardan sonra, açıkçası Erdoğan’ın bir açıklama da bulunmasını beklerdim, ama o da olmadı.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;Şimdi bu gelişmelerin ardından, aleviler nasıl bir strateji uygular bilinmez. Belki de daha önceden yakınlıkları olan CHP’yi, belki de başka bir siyasi oluşumu desteklerler. Fakat her ne olursa olsun, laiklik ve demokrasi kelimesini ağızlarından düşürmeyenlerin, kendi inançlarının kantarında, bir de başkalarının “inanç ve yaşam özgürlüklerini” tartmalarının zamanı artık gelmiştir. Lakin kantarın topuzunu kaçırmaksızın&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;... Aksi takdirde siyasetin iflası pek yakındır...&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;Gökhan KURTARAN&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/654142362388832139-2093483102801380305?l=medyapol.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://medyapol.blogspot.com/2008/06/amurolunun-istifas-ve-siyasetin-iflas.html</link><author>noreply@blogger.com (medyapol  -medya &amp;amp; politikanın buluşma noktası-)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/SFbZKN7rKfI/AAAAAAAAADo/Xw3EVrLd-Yo/s72-c/reha.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-654142362388832139.post-1102067035436728177</guid><pubDate>Fri, 13 Jun 2008 13:01:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-06-13T14:56:58.272-07:00</atom:updated><title>GAP Eylem Planı diye bir şey mümkün mü?</title><description>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/SFJwv1sG9nI/AAAAAAAAADg/ZJtGMCWD5Jc/s1600-h/gap.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://2.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/SFJwv1sG9nI/AAAAAAAAADg/ZJtGMCWD5Jc/s320/gap.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5211351685989332594" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;&lt;br /&gt;AK Parti’nin yerel seçimlerin yaklaşması sebebiyle belirli siyasi ataklarının olduğunu yandısamak imkansız. Özellikle kapatma davası ile hareketlenen kulisler içerisinde, bir çok farklı ses var. Erdoğan’ın parti kongresinde önce ‘&lt;/span&gt;&lt;st1:stockticker&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;MHP&lt;/span&gt;&lt;/st1:stockticker&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt; bizden nemalanmak’ istiyor deyip, hemen arkasından yazın da meclisi çalıştırmak istemesinin yegane sebebi tabiki partiyi olası bir kapatma durumunda dağılmaktan korumak, kolamak. Parti kapansa bile, mevcut iktidarın devamı yine AKP milletvekillerinin elinde ki, daha şimdiden AKP’nin, adı Adalet ve Demokrasi Partisi olan bir parti kurmak için çalışmalara başladığı söylentiler arasında. Peki partinin iç siyaseti ve stratejileri hakkında kafa yormak ve savunmalarını hazırlamak ile meşgul olan Başbakan Erdoğan ve AKP’nin kurmayları genel Türkiye siyaseti hakkında hangi yeni söylemlere sahiptir.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;    &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;AKP’nin, Türkiye Siyasi hayatında girdiği ilk zamanlarda, en büyük avantajı, yenişlikçi söylemler ile gelmeşi, hatta kendilerin de eski Erbakancı ve Milli Görüşçü çizgiden uzaklaştıklarını, ‘değiştik’, ‘yenilendik’ demeleriydi. Fakat aradan geçen zaman gösteriyor ki, sadece türban bağlamında da değil, daha geniş bir perspektifte düşünülmesi gereken Türkiye siyaseti, kısır ve içeriksiz söylemlere bırakılmış. Bunlardan sadece biri olan, GAP Eylem Planı'ını biraz daha açmak, detalarına girmek istiyorum;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;Erdoğan’ın 27 Mayıs 2008 tarihinde Diyarbakır mitinginde gündeme getiridiği &lt;/span&gt;&lt;st1:stockticker&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;GAP&lt;/span&gt;&lt;/st1:stockticker&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt; Eylem Planı ismini verdiği plan aslında zaten &lt;/span&gt;&lt;st1:stockticker&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;GAP&lt;/span&gt;&lt;/st1:stockticker&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;’ın, yani ismi üzerinde Güneydaoğu Anadolu Projesi’nin içerisinde yer alan, projenin devamı niteliğini taşıyan bir çalışmadır. Hükümetlerden ziyade, uzun yıllara yayılmış bir devlet projesindir ve ana amacı zaten &lt;/span&gt;&lt;st1:stockticker&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;GAP&lt;/span&gt;&lt;/st1:stockticker&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt; adı altında, bölge kalkınmasını sağlamaktır. Bunun ifadelendirilmesi de T.C. Başbakanlık &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Güneydoğu Anadolu Projesi Bölge Kalkınması İdaresi’nin resmi internet sitesinde ki açıklamalarda görmek mümkündür.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;        &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;Güneydoğu Anadolu Projesi (&lt;/span&gt;&lt;st1:stockticker&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;GAP&lt;/span&gt;&lt;/st1:stockticker&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;) idaresinin Ağustos 2007’de yayınlanan faaliyet raporunda zaten &lt;span style="color: rgb(31, 26, 23);"&gt;‘1998'de alınan Bakanlar Kurulu kararı ile &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;st1:stockticker&gt;&lt;span style="color: rgb(31, 26, 23);" lang="TR"&gt;GAP&lt;/span&gt;&lt;/st1:stockticker&gt;&lt;span style="color: rgb(31, 26, 23);" lang="TR"&gt;'taki tüm yatırımların tamamlanması için 2010 hedef yılı olarak belirlenmiş ve&lt;/span&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt; &lt;/span&gt;&lt;st1:stockticker&gt;&lt;span style="color: rgb(31, 26, 23);"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;GAP&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/st1:stockticker&gt;&lt;span style="color: rgb(31, 26, 23);" lang="TR"&gt;'ın tüm sektörel bileşenleriyle birlikte öngörülen tarihte tamamlanması için gerekli koordinasyon ve planlama çalışmalarını&lt;/span&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt; &lt;span style="color: rgb(31, 26, 23);"&gt;yapma görevi &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;st1:stockticker&gt;&lt;span style="color: rgb(31, 26, 23);" lang="TR"&gt;GAP&lt;/span&gt;&lt;/st1:stockticker&gt;&lt;span style="color: rgb(31, 26, 23);" lang="TR"&gt; İdaresi'ne verilmiştir’ ifadeleri kullanılmıştır. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: rgb(31, 26, 23);" lang="TR"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;Gazetecilierimizden kaç tanesi Sn.Erdoğan’ın açıklamış olduğu eylem planının ne olduğunu açıp okumuştur bilemiyorum fakat ben 72 sayfalık bu Eylem Planı’nı okudum. Gördüğüm kadarıyla hesaplar gerçekten de bölgenin kalkınması için yapılmış. Fakat enteresan olan, eylem planında söylenenlerin zaten uzun yıllardır söylenenlerden farklı bir ‘yenilik’ getirmiyor olması. &lt;/span&gt;&lt;st1:stockticker&gt;&lt;span style="color: rgb(31, 26, 23);" lang="TR"&gt;GAP&lt;/span&gt;&lt;/st1:stockticker&gt;&lt;span style="color: rgb(31, 26, 23);" lang="TR"&gt; idaresinin Ağustos 2007 yılında yayınladığı ilerleme raporunda zaten ‘sulama yatırımlarının tamamlanması, sağlık ve eğitimin göstergelerinin ülke ortalamalarına getirilmesi, bölge doğal kaynaklarının korunması, insanı gelişmeye yönelik uygulamaların programlanması ve kentlerin nüfüsu emme kapasitelerinişn artırılması’ şeklinde sıralanan ‘&lt;/span&gt;&lt;st1:stockticker&gt;&lt;span style="color: rgb(31, 26, 23);" lang="TR"&gt;GAP&lt;/span&gt;&lt;/st1:stockticker&gt;&lt;span style="color: rgb(31, 26, 23);" lang="TR"&gt; Bölge Kalkınma Planı’nın&lt;i&gt; &lt;b&gt;‘6 Kasım 2002 tarihli ve 2002/48 sayılı Başbakanlık Genelgesi ile Güneydoðu Anadolu Bölgesi için yapılacak plan, program ve uygulamalarda dikkate alınmak üzere tüm kuruluşlara gönderildiği&lt;/b&gt;’&lt;/i&gt; ifade edilmiştir. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: rgb(31, 26, 23);" lang="TR"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="color: rgb(31, 26, 23);" lang="TR"&gt;Bu durumda, AKP’nin 3 Kasım 2002 seçimlerini kazandığı düşünülürse, bu planın zaten, GAP’ın içerisinde yer alan bir kalkınma planı olduğu, aslında Eylem Planı denilen kalkınma planının zaten var olan bir planının, yeniden yazılmış ve Diyarbakır’da sunulmuş halä olduğu görülür&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span style="color: rgb(31, 26, 23);" lang="TR"&gt;.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: rgb(31, 26, 23);" lang="TR"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;Zaten yukarıda ilgili kurum ve kuruluşlara 6 Kasım 2002’de gönderilen bu beş maddelik kalkınma planı ile internet üzerinde kolaylıkla bulabileceğiniz Erdoğan’ın &lt;/span&gt;&lt;st1:stockticker&gt;&lt;span style="color: rgb(31, 26, 23);" lang="TR"&gt;GAP&lt;/span&gt;&lt;/st1:stockticker&gt;&lt;span style="color: rgb(31, 26, 23);" lang="TR"&gt; Eylem planı arasında pek fazla fark da bulunmamaktadır. Eğer varsa da hükümet de medya da bunu açıklamak, siyasi bir parti propagandası, ya da bir siyasi parti liderinin Güneydoğu halkına naçiz hediyesi görünümünden çıkarıp, bölge haklına ve Türkiye’ye ne gibi &lt;b&gt;‘yeni katkılar’&lt;/b&gt; yapılacağını anlatmakta başarısız olmuştur.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: rgb(31, 26, 23);" lang="TR"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;Bu yüzden &lt;/span&gt;&lt;st1:stockticker&gt;&lt;span style="color: rgb(31, 26, 23);" lang="TR"&gt;GAP&lt;/span&gt;&lt;/st1:stockticker&gt;&lt;span style="color: rgb(31, 26, 23);" lang="TR"&gt; Eylem Planı’nı yenilikçi ve gerçekçi göstermek biraz zor. Bölge halkının inanması ve bu planı desteklemesi için içindeki yenilikler vurgulanmalı. Fikrimce zaten varolan &lt;/span&gt;&lt;st1:stockticker&gt;&lt;span style="color: rgb(31, 26, 23);" lang="TR"&gt;GAP&lt;/span&gt;&lt;/st1:stockticker&gt;&lt;span style="color: rgb(31, 26, 23);" lang="TR"&gt; projesinin, zaten 2010 yılında tamamlanması planlanırken, şimdi bu tarih Eylem Planı altında 2012’ye atılmış, zaman kazanılmış. Üstelik zaten ‘kalkınma tabanlı olan’ &lt;/span&gt;&lt;st1:stockticker&gt;&lt;span style="color: rgb(31, 26, 23);" lang="TR"&gt;GAP&lt;/span&gt;&lt;/st1:stockticker&gt;&lt;span style="color: rgb(31, 26, 23);" lang="TR"&gt;, seçim öncesi telaşı bir kez daha makyajlanmış ve sanki ilk kez bölge kalkınmasım hedefleniyormuşcasına, seçim vaadi olarak halkla paylaşılmış. Acaba yanılıyor muyum?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: rgb(31, 26, 23);" lang="TR"&gt;&lt;o:p&gt;Gökhan KURTARAN&lt;br /&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: rgb(31, 26, 23);" lang="TR"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: rgb(31, 26, 23);" lang="TR"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: rgb(31, 26, 23);" lang="TR"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/654142362388832139-1102067035436728177?l=medyapol.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://medyapol.blogspot.com/2008/06/gap-eylem-plan-diye-bir-ey-mmkn-m.html</link><author>noreply@blogger.com (medyapol  -medya &amp;amp; politikanın buluşma noktası-)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/SFJwv1sG9nI/AAAAAAAAADg/ZJtGMCWD5Jc/s72-c/gap.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-654142362388832139.post-3436683615881665782</guid><pubDate>Thu, 12 Jun 2008 21:39:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-06-13T15:33:10.184-07:00</atom:updated><title>28 Şubat haberciliği sardı yine dört yanı</title><description>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/SFGZzx8GS1I/AAAAAAAAADQ/7v5fTowCuis/s1600-h/nuray+canan+bezirgan.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://1.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/SFGZzx8GS1I/AAAAAAAAADQ/7v5fTowCuis/s320/nuray+canan+bezirgan.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5211115358702160722" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt; &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;      &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span  lang="TR" style="color:black;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;b&gt;&lt;span  lang="TR" style="color:black;"&gt;Yeniden 28 Şubat haberciliği mi?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span  lang="TR" style="color:black;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;Medyada 28 Şubat haberciliği diyorum çünkü Türkiye sınırları içerisinde, tarih, bir tekerrür halini alamaktan öteye gidemiyor. Fakat bu durum da bana daimi bir şekilde Karl Marx’ın "Tarih tekerrür eder. İlki trajedi ikincisi komedidir" sözünü hatırlatıyor. Mutlaka ki, Türkiye türban sorunu denen kısır döngü sebebiyle yeniden sorunlar &lt;/span&gt;&lt;span  lang="TR" style="color:black;"&gt;yaşamaktadır. Kimbilir kaç yıl daha bu sorunlar bazı siyasal partiler tarafından desteklenip, bazıları tarafından kınanarak bir oy kapısı haline dönüştürülecek. Malumun mazlumları kimbilir hak kez daha işte sine-i millete dönüyoruz diyecek, kimileri de yeni projeleri olmayan salt söylemlerin altında bir yaşama sistemi oluşturacak. Fakar her türlü haklı-haksız, doğru-yanlış muhakemesinde ötesinde, Türk medyasnın son günlerde ki çığrından çıkmış, reyting tabanlı ve telaşlı haberciliği, bir dönemin 28 Şubat haberciliğini&lt;/span&gt;&lt;span  lang="TR" style="color:black;"&gt; anımsatmaktadır.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/SFGZ7BitCXI/AAAAAAAAADY/K54TKhuSNnE/s1600-h/muslum.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://1.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/SFGZ7BitCXI/AAAAAAAAADY/K54TKhuSNnE/s320/muslum.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5211115483149699442" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span  lang="TR" style="color:black;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;b&gt;&lt;span  lang="TR" style="color:black;"&gt;Müslüm Gündüz &amp;amp; Fadime Şahin &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span  lang="TR" style="color:black;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;28 Şubat ne kadar doğru ya da değil tartışmasına girmenin aradan geçen zaman içerisinde, benim üstüme pek vazife olmadığını düşünerek, asıl bildiğim ve en azından iddia ettiğim mevzuya; yani 28 Şubat haberciliğini açıklama isiyorum. Hafızalarını biraz zorlayacak olanlar, din alimi diye kendini pazarlayan Müslüm Gündüz’ün, Fadime Şahin adlı bir müridi ile aynı odada basıldıkları görüntüleri hatırlayacaktır. Bu olay aslında, yıllardır ağlarını cehalet denizinde boğulmuş çaresiz kadınlara, insancıklara atan, onların üzerinden geçinen din tüccarlarının Anadolu topraklarında yapagelmiş oldukları, bin türlü çirkeflikten sadece birisiydi. Bugün de bu tip zer-zevatlara sıkça rastlanmakta. Fakat o dönemin farklılığı, Türkiye medyasının bu haberin üzerine atlayıp, her türlü detayı saatletce, günlerce bitmek tükenmek bilmekcesine anlatmasıydı. Artık Fadime Şahin ekranların, göz yaşı ile kolaylıkla renting alabilen başı örtülü makinesiydi. Bu memba mümkün oldukça uzun bir zaman dilimi içerisinde kullanılmalı, bu içinde ‘seks’ ve ‘din’ gibi cazibesi kendinden menkul konular, temcit pilavi misali izleyicinin burnuna dayanmalıydı. O dönemde en önde gelen haber bu, haberciliğin en kolay şekli de yine bu yöntemdi. (Sağolsun Reha Muhtar)&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span  lang="TR" style="color:black;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;b&gt;&lt;span  lang="TR" style="color:black;"&gt;Haber kaynağı ve temsiliyet sorunu&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span  lang="TR" style="color:black;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;Şimdi aradan henüz 11 yıl geçmemişken, Türkiye bambaşka bir siyasi süreç içerisinde, aynı malum konu ile uğraşmak zorunda kaldı. AKP tarafından &lt;b&gt;‘tabana sesleniş’&lt;/b&gt; ya da &lt;b&gt;‘namus borcu’&lt;/b&gt; olarak algılanan türban, düşüncesiz ve plansız bir şekilde anayasaya yamandı. Bu süreçte, kapatılma davası hale görüşülen AKP’nin tabandaki seçmen kitlesine seslenmek, bu nimetten faydalanmak isteyen MHP de &lt;b&gt;‘getirin oylayalım’&lt;/b&gt; dedi. Ortaya ise Türk siyasi tarihinin en önemli sonuçlarından birisi çıktı. Anayasa Mahkemesi, &lt;i&gt;-her ne kadar gerekçesini benim şu yazıyı yazıdığım anda bile açıklamamış olsa da-&lt;/i&gt; her vatandaş tarafından saygı içerisinde karşılanması ve kabul&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;edilmesi gereken bir şekilde &lt;b&gt;‘türbanın yüksek okullarda serbestçe kullanılması’&lt;/b&gt; ile ilgili yasa değişikliğini, anayasanın değiştirilmesi teklif edilemez 2. ve 4. maddelerini dayanak gösterek, hem şekil hem de içerik üzerinde bir karar vermiş oldu. Bu karar ne zaman ki medyada biraz tartışılmaya, yol haritaları, olasılıklar, parti kapatma davaları ile muhtemel ilişkilerinin neler olabileceği konuşulmaya başladı, işte o zaman da medya en güzel ‘haberini’ yakalamış oldu. Tarihin en kolay haberciği önce Objektif programı, sonra Star TV’de Uğur Dündar tarafından yapıldı. Malumunzu, ‘Atatürk’ü sevmediğini söyleyen’ &lt;b&gt;Nuray Canan Bezirgan&lt;/b&gt; adlı, ne iş yaptığı, neden o programa konuk olduğu, hangi sıfatla orada bulunduğu ve kimi/ kimleri temsil ettiği bilinmeyen bir türbanlı kız, bir anda &lt;b&gt;‘flash’&lt;/b&gt; haberlerin en ‘&lt;b&gt;28 Şubat haberi’&lt;/b&gt; oluverdi. Bir anda medya bu olayın üzerine çulllandı. Halbuki bu mevzu yeni bir durum değildi. Tamamen medya analizi yönünden bakıldığında bir habercinin bu tip kaynaklara muhtaç olması, toplumun her kesiminde görülebilecek bir kaç radikalin, büyük bir topluğu temsil ediyormuşcasına kolaylıkla haber yapılması, tam bir medya aciziyetiydi. Kimdir bu kız? Kimi temsil etmektedir? Neden oradadır? Tabi ben bu soruları boşuna soruyorum. Ama pardon, &lt;b&gt;5n 1k&lt;/b&gt; denilen haber terazisi, bugün Türk medyası için sadece bir TV programı ismi. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span  lang="TR" style="color:black;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;Haberde reyting sorunsalı&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span  lang="TR" style="color:black;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;Şimdi bu yazdıklarım, malaesef ki yine, belki bazı sığ zihinler tarafından tuhaf algılanacaktır.Hepimizin malumu olan, bu kızın söylediklerinin elle tutulur hiç bir yönünün olmadığı, yüzyılın dahisi olarak kabul edilen, ve bugün modern Türkiye’nin bütün özgürlüklerinin altında imzası bulunan, yoktan bir ulus meydana getiren Atatürk’ün bu kızcağız tarafından doğru anlaşılamadığı, hatta kızın cehalet içerisinde yüzdüğü besbellidir. Bu konuda Türkiye’de bir kaç radikal haricinde insanların herhangi bir akıl karışıklığının ya da en ufak bir şüphesinin dahi olduğunu düşünmüyorum. Fakat asıl mesele burada, Türk medyasının, bu kişiyi başını öyle ya da böyle, o ya da bu sebeple kapatan milyonlarca insanı temsil eden bir zevatmışcasına haber yapılmasıdır. Türbanlı , ya da baş örtülü bütün vatandaşlarımız acaba bu kız gibi mi düşünmektedir? Bunun imkanı var mı? Üstelik bu haberlerin hemen her gün ana haber bültenlerinde yer alması, gerçekçi ve doğru bir şekilde yapılması gereken gazetecilik mesleğinin, sadece bir kaç reyting puanına heba edilmesi değildir de nedir? Bu haberin haber değeri nedir?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span  lang="TR" style="color:black;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;b&gt;&lt;span  lang="TR" style="color:black;"&gt;Fikrimce bu tip habercilik, halkı daha da kutuplaştırmak, bu uzaklık ve gerilim üzerinden pirim elde etmek isteyen, yarını düşünmeyen, son derece sorumsuz bir gazeteciliğin en güzide örneğidir...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span  lang="TR" style="color:black;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span  lang="TR" style="color:black;"&gt;Gökhan KURTARAN&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/654142362388832139-3436683615881665782?l=medyapol.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://medyapol.blogspot.com/2008/06/28-ubat-habercilii-sard-yine-drt-yan.html</link><author>noreply@blogger.com (medyapol  -medya &amp;amp; politikanın buluşma noktası-)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/SFGZzx8GS1I/AAAAAAAAADQ/7v5fTowCuis/s72-c/nuray+canan+bezirgan.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-654142362388832139.post-7214129987078499727</guid><pubDate>Wed, 11 Jun 2008 12:57:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-06-11T09:02:42.366-07:00</atom:updated><title>Cahide Sonku’ya hayran olmak</title><description>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/SE_Mwo1BalI/AAAAAAAAADI/DgQm3FocEgE/s1600-h/cahidesonku.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://1.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/SE_Mwo1BalI/AAAAAAAAADI/DgQm3FocEgE/s320/cahidesonku.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5210608429856549458" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;Eski kitaplarım ile buluşmam genelde eski arkadaşlarımla buluşmamdan bile keyiflidir. Çünkü onlar bana aynı şeyleri anlatmaz ve ne yapıp ettiğimle ilgili olarak beni suale çekmez. Varsın kıskanan kıskansın. Yıllarca elimden düşmeyen, ama ülkeden ülkeye giderken yanımda götüremediğim, o en büyük hazinemin en nadide, altı çizilmiş, defalarca okunmuş kitapları ile artık sadece güneyde ailemle birlikte geçiridiğim yaz tatillerinde buluşabiliyorum. Geçen gece yine farklı alanlarda kitaplar, makaleler arasında git geller yaşarken, Aydın Boysan’ın YKY’den çıkmış Yüzler ve Yürekler kitabına rastladım. Boysan’ın kitabında uzun yıllardır tanıdığı ünlü simalar hakkında düşünceleri yer alıyor. Her birinin hayatı, Boysan’ın penceresinden ince detaylarına kadar anlatılıyor. O kitap da ise bir kişi, beni hala yüreğimin tam ortasından vuruyor; Cahide Sonku.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;    &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;Rotayı sinemaya çevirmek&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;Bugün tamamen siyaset dışı bir yazı yazmak istiyorum. Türkiye’nin göz gözü görmeyen dumanlı coğrafyasından sizi alıp, çokça sevdiğim, derinden hayranlık beslediğim bir isimden Cahide Sonku’dan bahsetmek istiyorum. Cahide Sonku, Türk Sineması’nın en önemli isimlerinden birisi.. en şatafatlı günlerini akla zarar bir lüks içerisinde geçiren, güzelliği ve asil duruşu ile milyonları peşinden sürükleyen cazibeli ve yetenekli bir sanatçısı. Benim onu tanıdığım ilk film ise, Zeki Müren’le başrollerini paylaştığı ‘Beklenen Şarkı’ filmidir. Çok az kadında böylesine dik bir duruş zerafet ile bu denli güzel harmanlanabilir, bakışlar bu derece anlam ile yüklü olabilirdi. O zamanlarda Cahide Sonku’nun hazin sonu ile ilgili bir bilgim yoktu. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;Boysan’ın Cahide’si&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;Boysan’da onu en çok etkileyen Cahide Sonku anısını şöyle anlatmış; &lt;span style="font-style: italic;"&gt;‘1940 yılında Muhsin Ertuğrul’la birlikte ‘Şehvet Kurbanı’ filmini çevirmişti. Bir tren kompartımanında, gıcıklayıcı bacak açışları ile Muhsin Bey’i yoldan çıkaran hanım rolünü oynadığında, biz arkadaşımızla birlikte: ‘Eh!...Bu durumda yoldan çıkılır’ diyebilmiştik’&lt;/span&gt;. Yaşım tutmadığından Boysan Dede’nin (&lt;span style="font-style: italic;"&gt;dedem yaşında olmasından dolayı diyebilirim sanırım&lt;/span&gt;) şansına ben nail olamadım ve o filmlerin hiç birini sinema salonlarında izleyemedim. Fakat basit, bayağı bir çekicilikten uzak derin anlamlar yüklü oyunculuğu olduğu, izleyici ile arasında hoş bir iletişim kurduğu bilinen bir gerçek. Zaten bu yüzdendir ki, 1950’lere kadar adının geçtiği her yapım, her film rekor sayıda izleyici ile buluşmuş. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;Acı Son &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;Ve bir gün gelirki artık 1948’de kurduğu film şirketi bir kundaklama sonucu içerisindki bütün filmler ile bir kül yığınına dönüşür. Bu Cahide Sonku içinde bir sonun başlangıcıdır. Eski şaşalı günlerine kavuşması bundan sonra neredeyse imkansızdır. Avuçlarının arasından kayıp giden bütün yatırımı, ona uzun yıllar arkadaşlık edecek içkiyi armağan eder. İçki ile gelen unutulma hissi, yıkılmışlık, nedeni bugün bile bilinmeyen bir bitmişlik hali sarar dört bir yanını. Durumu öylesine içler acısı bir hal alır ki ‘Bakirköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde isyankar tavırlarla ‘benim sonum böylemi olacaktı’ dıyerek karyola demirlerini yumruklayan yine o’dur’. &lt;span style="font-style: italic;"&gt;(Boysan,Aydın, 2002, Yüzler ve Yürekler, YKY)&lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;Kimseler, kimsecikler bilmese de o Türkiye’nin ilk kadın yönetmenidir. 1951’de &lt;span style="font-style: italic;"&gt;'Vatan ve Namık Kemal’&lt;/span&gt;i, 1953’de &lt;span style="font-style: italic;"&gt;'Beklenen Şarkı'&lt;/span&gt;yı, 1956’da '&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Büyük Sır&lt;/span&gt;' filmlerini yöneten ilk kadın yönetmen, 1970 ve 80’li yıllarda, en yakın arkadaşlarından uzak, bitmiş bir haldedir. Nedir bir insanı bu kadar bitmişliğin içerisine çeken? Neydi Cahide Sonku gibi görenleri kendine aşık eden, iş disiplini ile kendine hayran bırakan, son derece kültürlü bu ‘hanımefendi’ yi başka alemlere sürükleyen yok oluşun sebebi?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;Uzun yıllardır düşünüp bulamadığım bu soruların sebebinin bugün, vefa hissinden uzak kurulan çıkar arkadaşlıklarından sonra hissedilen derin hayalkırıklığı ve yanlızlık olduğunu düşünüyorum. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;Cahide Sonku, 1981 yılında Alkazar Sineması’nda fenalaşarak öldü. Arkasından birbirinden güzel filmler ve hala aşık olunası bir çehre bırakarak. Cahide Sonku belki kimleri için, varlığının zamanda kıymetini bilmeyen, küpünü akarken doldurmayan sanatçılardan sadece biri, tıpkı Mesut Engin gibi. Fakat bu düşüş hikayesi nedense çocukluk yıllarımdan beri beni hepsinden çok etkilemiş.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;      &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;Nedense zihnimde Cahide Sonku’nun daha hüzünlü ve kırık bir yeri var. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;H&lt;/span&gt;&lt;b&gt;ayatta üzüleceklerimiz, öğreneceklerimizden çok olduğunda, bütün bir ömür bir keşkeye feda edilmiş demektir.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="TR"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;Gökhan KURTARAN&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/654142362388832139-7214129987078499727?l=medyapol.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://medyapol.blogspot.com/2008/06/cahide-sonkuya-hayran-olmak.html</link><author>noreply@blogger.com (medyapol  -medya &amp;amp; politikanın buluşma noktası-)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_gMs5tc0nZRc/SE_Mwo1BalI/AAAAAAAAADI/DgQm3FocEgE/s72-c/cahidesonku.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item></channel></rss>